A+ A A-

 

Seyfi ÖNGİDER

 

 

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu dikkate alındığında siyasal alanda meydana gelen değişimler, kopuşlar, ayrılıklar üzerine yazmak o kadar kolay değildir. Hatta kendisini daha rahat ele veren “döneklik” ve “ihanet” konusunda bile konuşurken dikkatli olunması gerekebilir. Çünkü bazen neyin ihanet, neyin değişim ve farklı düşünme olduğu tartışma götürür. Döndüğünü, eski fikirlerini veya siyasi çizgisini terk ettiğini adeta gururla ilan edenlerin de bulunduğu hatırlanacak olursa, bazen bu tartışma çok da anlamsız kaçmayacaktır.

 

Genel olarak solun değişime olduğu kadar dönekliğe, ihanete de sağdan daha uygun, daha elverişli olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle de Türkiye gibi solun genellikle baskı altında tutulduğu, solda olmanın belirli bir bedelinin ödetildiği toplumlarda bu saptama daha da fazla geçerlidir. Kendisini “değişimin ideolojisi” olarak gören veya kuran solun içinde sürekli olarak kopuşların, ayrılıkların olması doğaldır. Sol, zaten bu değişimi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir siyasi ideoloji olduğu için sıklıkla farklı düşüncelere yol açabilir ve ardından da kopuşlar, ayrılıklar meydana gelir. Çünkü sol siyaset için fikir birliği, düşünce beraberliği örgütsel buluşmanın ve eylem birliğinin de vazgeçilmez temelidir. Bu temelde meydana gelecek farklılaşmalar hızla diğer alanlara da yayılır ve sonuçta kopuşlara, ayrılıklara yol açar. Nitekim solda bilinen ayrılıkların büyük çoğunluğu bu türdendir. Ancak yine de her ayrılığın ve ortaya çıkan yeni örgütlenmelerin, kopuşların anlaşılır ve kabul edilebilir bir temeli olduğunu söylemek tabii ki mümkün değildir. Tam da bu noktada solun hem yerel hem de uluslar arası düzeyde fazla parçalanmış ve kendi içinde mücadele eden bir yapısı, varoluş tarzı olduğu da aşikardır. Bunda ise tarihsel bazı nedenlerle birlikte toplumsal/sınıfsal nedenlerin büyük rolü vardır. Solun tarihini yanlış okumak, özellikle de Marksist solun en önemli ismi Lenin’i yanlış anlamak, soldaki bölünmelerin, ayrılıkların “akıl dışı” noktalara ulaşmasında doğrusu belirli bir rol oynamıştır. Ama herhalde daha önemli olan şey ise toplumsal bir güç olmak, sınıfsal tabana oturan ve emekçilerle organik ilişki için bulunan bir siyasal örgütlenme haline gelmektir. Bu konumdan uzak olunduğu ölçüde, üzerlerinde kitle baskısı hissetmeyen siyasi örgütlenmeler daha kolay ve elbette sorumsuzca bölünürler, birbirlerinden ayrılırlar ve hatta çok rahat birbirlerini “ihanet” etmekle suçlayarak kendilerini aklayabilirler.

 

Dünya solunun tarihinde Troçki’den başlayarak bir çok “ikinci adam”ın ihanetle suçlanarak tasfiye edilmesi dikkat çekicidir ve bir rastlantı olarak görülemez. Çin Komünist Partisi’nde Lin Piao, Arnavutluk’te Mehmet Şehu gibi trajik örneklerin de hatırlanabileceği bu sevimsiz “gelenek” sonucunda devrim liderinden hemen sonra gelen “ikinci adam”ların harcanması “devrim kendi çocuklarını yer” lafının çıkmasına kadar gitmiştir. Bu geleneğe Türkiye solu da yabancı değildir. Türkiye solu da irili-ufaklı tasfiyelerin eşlik ettiği bir parçalanmalar, ayrılıklar ve dolayısıyla “döneklik”, “ihanet” iddialarının bolca görüldüğü bir tarihe sahiptir.

 

* * *

 

Türkiye Komünist Partisi’nde önemli görevler üstlendikten sonra 1930’larda zamanın “resmi komünist” çizgisinden koparak “Kadro” dergisi etrafında buluşan siyasi kadro bu bağlamda gerçekten önemli ve ilginç bir deneyimdir. Kurucu çekirdeğini oluşturan Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin Moskova ve Almanya’da komünist hareket içinde bulunmuş, Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’na ve Türkiye Komünist Partisi’ne üye ve yönetici olmuş yetenekli ve birikimli kişilerdir; 1925 ve 1927 yıllarındaki ünlü komünist tevkifatlarında tutuklanan bu kişiler daha sonra affedilmişler ve bir süre sonra da rejimin entelijansiyasını oluşturmak üzere ideolojik bir yayın çıkarmaya karar vermişlerdir. “Rejim karşısında koruyucu ve muteber kişi olarak” Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu aralarına almışlar ve Ocak 1932’den Aralık 1934’e kadar tam üç yıl ve 36 sayı sürecek çok etkili ve özgün bir yayın olan Kadro dergisini çıkarmışlardır. Mevcut komünist partisi tarafından “dönek” ve “hain” olarak ilan edilen bu siyasi kadro yeni kurulan cumhuriyetin ideolojisini formüle etmeye çalışmıştır. Bu çerçevede Kemalizmin “anti-emperyalist, milli kurtuluşçu bir ideoloji” olarak tanımlanması esasen Kadrocuların marifetidir. Komünist hareket içinde edinmiş oldukları perspektiften ve analiz yeteneğinden de yararlanarak Kemalizmi özgün bir devrimci ideoloji olarak tanımlamak için büyük uğraş veren Kadroculara daha sonraki yılların, 70’lerin devrimci hareketleri tarafından da pek iyi bir gözle bakılmamış, hatta “hain”, “dönek” olarak görülmekten kurtulamamışlardır. Ama öte yandan bu hareketlerin Kemalizmi büyük ölçüde Kadrocuların tanımladığı gibi anlamaları, kabul etmeleri de tarihin ironisidir. Siyasi sicilleri ile “dönek” ilan edilmekte tereddüt gösterilmeyen Kadrocuların ideolojik alanda ortaya koyduklarıyla Türkiye solu üzerinde hala etkili oldukları söylenebilir. Bu noktada Kadrocuların “dönekliğinin” belli bir takım çıkarlar, maddi menfaatlerden ziyade fikri/düşünsel düzeyde olduğu görülmektedir. Bu ilginç ve etkili dergiyi çıkarmaya başlamakla birlikte entelektüel olarak, tek partili ve otoriter Kemalist rejimin içinde kendilerine bir yer aradıkları muhakkaktır ancak bunu ne kadar buldukları tartışmalıdır. Rejimin ihsanlarına boğuldukları söylenemez, onların rejime, Mustafa Kemal’e bütün yakınlaşma çabalarına rağmen rejim ve lider belirli bir mesafeyi hep korumuştur. Sonuçta da yine liderin isteği üzerine Kadro dergisi Aralık 1934’te kapanacaktır.

 

Kadro’yu çıkaran siyasi kadrodan sonra Türkiye solunda “döneklik”, “ihanet” tartışmalarının en yoğun görüldüğü dönem ünlü 1951 tevkifatıdır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tasfiye noktasına gelen TKP savaştan sonra toparlanmış ve sınırlı ilişkilerine rağmen aydınlar içindeki etkisiyle siyasette hissedilmeye başlanmıştı. Dünyada Soğuk Savaş’ın gündeme gelmesiyle birlikte TKP’nin de üzerine gidilecek ve 1951 yılındaki tevkifatla komünistler büyük ölçüde toparlanacaklardı. Bu tutuklama ve yargılama sonrasında komünistler arasında başlayan tartışmalar ve karşılıklı iddialar bugünlere kadar gelmiştir. Ve doğrusu kimin haklı olduğunu, kimin doğru söylediğini saptamak hiç de kolay değildir. Çünkü suçlamalar karşılıklıdır ve polis sorgusundan başlayıp, mahkeme ve hapishane süreçlerini de kapsar. Ama bu çerçevedeki iddialar ve tartışmalar da esasen baskı ve zor karşısında teslim olmak, dik duramamak türünden şeylerdir. Bu baskı ve zulmü yapanlara gösterilmesi gereken öfke ve hiddet yönünü şaşırıp birbirlerine karşı gelişmiş gibi görünmektedir. Oysa baskı ve zor karşısında dayanamayıp, başkalarına verdiği zarar ne olursa olsun, söz konusu kişi yaptığından pişman ve düşüncelerine bağlı kalmaya devam ediyorsa, ona yeniden şans tanımak gerekir ve dünya solu bu açıdan sayısız örneğe, etkileyici tecrübelere sahiptir. Genel yapısı itibariyle cılız bir aydın topluluğu olmaktan ileri gitmeyen, kitle hareketi niteliği taşımayan zamanın Türkiye komünist hareketi bu bağışlayıcı ve esnek yaklaşıma sahip olamamış ve birbirini yiyip, tüketmekten kurtulamamıştır. 

 

Bu dönemin ardından 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kurulması ve yurtdışındaki TKP önderliği tarafından pek hoş karşılanmaması gelir. Sendikacıların aydınlarla işbirliği yaparak kurulan TİP ülkenin ilk kitlesel sol partisi olarak gelişirken önce yurtdışındaki TKP önderliği tarafından “ihanet”e varan suçlamalarla karşı karşıya kalacak, ardından Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunanların başını çektiği devrimci gençlik örgütü DEV-GENÇ tarafından pasifizm ve oportünizmle suçlanacaktır. Küba devriminin yarattığı esintilerin yanı sıra Fransa’da başlayarak Avrupa’ya yayılan 1968 isyanının da etkisiyle Dev-Genç’in etrafında toparlanan bir devrimci potansiyel THKP, THKO, TİKKO gibi örgütlenmelerle yoluna devam ederken silahlı mücadeleyi temel alan bir çizgide sisteme meydan okumayı seçecekti. Ancak aldığı cevap da ağır oldu ve 12 Mart muhtırası ile şekillenen yarı-askeri bir rejimle geldi. Soğuk Savaş tüm hızıyla sürüyordu ve Türkiye’de sola, hele de devrimci bir sola yaşam hakkı tanımamak konusunda büyük bir kararlılık vardı. Solun tepesine “balyoz” gibi inerken estirilen “beyaz terör”ün ardından yine kapasitesinin üzerinde dolan hapishanelerde ve askeri mahkemelerde “döneklik”, “ihanet” tartışmaları da yoğunlaşacaktı. Nitekim sonuçta doğrudan zulme uğrayanlardan çok, aslında bu zulümle birlikte yıldırılmaya ve sistemin içine çekilmeye çalışılan kesimler arasında “döndüğünü” yüksek sesle ilan edenler çıkacaktı. Ama yine de asıl büyük ve yaygın “döneklik” furyası 12 Eylül’den sonra ve özellikle de dünyada sosyalizmin bir tarihsel döneminin sona erdiğinin ilanı olan Berlin Duvarı’nın Kasım 1989’da çökmesinden sonra oldu. 12 Mart döneminde örgütsel olarak tasfiye edilse de ideolojik ve siyasi olarak yenilmeyen sol hareket  hızla gelişti, kitleselleşti ve1974-80 arasında tarihinin en ileri dönemini yaşadı. Anti-faşist mücadele ekseninde gelişen solun/sosyalist hareketin işçi hareketiyle de ciddi bağlar kurduğu bu döneme son veren 12 Eylül 1980’deki askeri darbe 12 Mart muhtırası ile kıyaslanabilir gibi değildi. İşin ilginci yine bu dönem hapishanelerde doğrudan doğruya “döneklik” ve “ihanet” örgütlenmeye çalışılmış, “itirafçılık” müessesesi oluşturulmuştur. Üzerine konuşmaya bile değmeyecek insan müsveddeleri olan “itirafçılar” arkadaşlarını suçlayarak, polisle işbirliği yaparak kendilerini kurtarmaya çalışan zavallılardı. Nitekim bu “müessese” ile yüzlerce gencin yaşamı mahvedildi.

 

Yine de “döneklik” konusunda asıl gelişme Soğuk Savaş’ın kapitalizmin zaferiyle sonuçlanması, varolan sosyalizmin çökmesiyle meydana geldi. 12 Eylül’ün postalları altında çiğnenen sol daha kendini toparlayamamışken bir de Berlin Duvarı’nın yıkıntıları üzerine binince gelecek iyice kararmıştı. Bu koşullar altında bir zamanlar sol hareketin içinde veya kıyısında yer almış pek çok kişi soldan vazgeçmekle kalmayacak, sola saldırarak, alay ederek iltihak ettiği yeni saflarda yerini sağlamlaştırmaya çalışacaktı. Sınıfta arkadaşını öğretmenine şikayet edenin hoş karşılanmadığı bir kültürel ortamda yetişen; 12 Mart döneminde “sayın muhbir vatandaş” çağrılarıyla dalga geçen bu toplumda “dönek” olduğunu gururla ilan edenler görülürken, dönmemiş olanlar ise “dinozor” ilan edilmeye başlandı. Bu ortamın aydınları, düşünce dünyasını olumsuz etkilediğini söylemeye gerek yok; doğan kutuplaşmada bir yanda dogmatik bir düşünüş tarzı güçlenirken, diğer yanda ise post-modern bir anlayışın nüfuz ettiği tutarsız ve istikrarsız bir yaklaşım egemen oluyordu. Sonuçta zaten cılız olan eleştirel düşüncenin daha da zayıflamasından başka bir şey beklenemezdi. Nitekim öyle de oldu. Bu durumun siyasetteki sonuçları ise genel olarak solun tasfiye noktasına gelmesi, yükselen sağın ise milliyetçi ve dinci eğilimlerinin fazlasıyla güçlenmesi olacaktı.

 

* * *

 

Genelde sağın “döneklik” veya “ihanet” gibi olgulara daha uzak olması hiç kuşkusuz siyasi ideolojisiyle bağlantılı bir realitedir ve bu durum Türkiye’de de egemendir. Siyasette ideolojik bağlılıklardan çok pragmatist ve oportünist olmayı bir erdem olarak algılayan, hatta “ideolojik” olmayı eleştiri konusu yapan sağdaki ana/merkez eğilim ancak “vefasızlık” gibi şeylerden söz eder; örneğin 1970’te zamanın iktidar partisi olan Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi’nden Ferruh Bozbeyli ve arkadaşlarının ayrılarak Demokratik Parti’yi kurmaları “döneklik” veya “ihanet” gibi kavramlarla değil “vefasızlık” ve “başkalarının oyununa gelmek” gibi başlıklar altında tartışılmıştır. Ancak ırkçı-milliyetçi ve dinci uçlara doğru gidildikçe “döneklik”, “ihanet” gibi kavramların devreye girmeye başladığı görülür. Çünkü bu kesimlerde de ideoloji önem kazanır ve dolayısıyla ideolojinin olduğu yerde ondan “dönmek” veya ona “ihanet” etmek de mümkün hale gelir. Nitekim faşist hareket içinde de, “milli görüş” içinde de bu tartışma ve iddialar bulunmaktadır. 70’li yıllarda Alpaslan Türkeş’in “Davadan döneni vurun…” sözü ünlüdür ve aslında İtalyan faşizminin lideri Mussolini’ye aittir. Nitekim ülkücü-faşist hareket içinde “dönen”in vurulduğu da görülmüştür. (Benzer bir durum, “örgütten ayrılanların cezalandırılması” adı altında solun bazı uç örgütlerinde de görülmüştür.) Türkeş’in liderliğindeki ülkücü-faşist hareketin yaşadığı en önemli “ihanet” 70’li yılların gençlik lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül’den sonra ayrılarak, İslami vurgusu daha belirgin bir ırkçı-milliyetçi örgütlenme oluşturmasıdır. 12 Eylül darbesinden sonra orduyla, devletle yaşanan ilişkiler ve bu bağlamda “devletin kendilerine ihanet” ettiği algısı bu kopuşta önemli bir rol oynamıştır. Ülkücü-milliyetçi hareketin geniş kesimlerini yanına çekemese de bu yeni milliyetçi örgütlenme siyasette dikkate alınması gereken bir odak olmayı becermiştir.

 

Necmettin Erbakan’ın liderliğinde gelişen ve politik İslam’dan beslenen “milli görüş” hareketinin yaşadığı en önemli “ihanet” veya “döneklik” hiç kuşkusuz 2000’li yıllarda Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) oluşturan siyasi kadronun kopuşudur. Artık “post-modern darbe” diye anılan 28 Şubat 1997’deki ordu müdahalesinin ardından Erbakan’ın liderliğine başkaldıran Tayyip Erdoğan ve arkadaşları politik liderliği üstlenmek istemişler, başaramayınca kendi örgütlenmelerini oluşturmuşlardır. Yeni parti, Erbakan’dan farklı olarak, sistemin içinde kendine daha “ılımlı”, daha uzlaşmacı ve dini vurguları geri plana iten muhafazakâr bir siyaset belirlerken hem 28 Şubat’ın dayattığı ideolojik-politik çerçeveyle uyumlu olmayı dikkate alıyor hem de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında geliştirdiği politikalarla örtüşen bir çizgi saptıyordu. Sonuçta kuruluşunun hemen ardından iktidara gelecek ve Türkiye’de yeni bir dönemin de başlangıcı olacaktı. Erdoğan ve arkadaşlarının hareket noktası değişen koşullara uygun bir değişimle iktidara, başarıya ulaşmaktı. “Milli görüş” gömleğini çıkardığını ilan eden Erdoğan yerine ne giydiğini açıklamadığı gibi içinde yetiştiği siyasi geleneği açıkça eleştirmiş, dolayısıyla özeleştiri yapmış değildi. “Milli görüş” savunucuları “dönek” ve “hain” olduğundan kuşku duymuyordu ama o, benzer konumdaki politik şahsiyetler gibi, “değişmek” sözcüğünden uzak duracak, “gelişmek”, “yenilenmek” gibi sözcüklere sığınmayı tercih edecekti.    

 

* * *

 

Genel tabloya ve sürece bakıldığında bütün bu değişim/dönüşüm veya döneklik/ihanet olgularının normal koşullarda değil de kriz ortamlarında cereyan etmesi ilk göze çarpan noktadır. Aynı zamanda arka planda da uluslar arası konjonktürde ciddi değişimlerin veya krizlerin bu yerel/ulusal krizlere eşlik etmesi de gözden kaçmamalıdır. Gerek sol, gerekse sağda meydana gelen kopuşlar, ayrılmalar, “döneklik ve ihanetler” tümüyle 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 veya 28 Şubat 1997 gibi askeri darbe süreçlerinin ürünüdür. Zaten bizzat bu askeri darbeler de bu krizlerin ürünü/sonucu olarak zuhur ederken genellikle siyasi alanı yeniden düzenleme gayretleri içine girmekte ve söz konusu ideolojik-siyasi kopuşları, ayrılmaları, “ihanetleri” teşvik veya mecbur etmektedirler. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri Soğuk Savaş koşulları içinde değerlendirilmelidir. Soğuk Savaş’ın bir “cephe ülkesi” olarak tanımlanan Türkiye’nin siyaset ve ideoloji dünyası bu savaştan  çok etkilenmiştir ve tümüyle NATO’nun emrinde olan ordu da bu savaşın stratejik gelişmelerine uygun olarak hareket etmiştir. 28 Şubat ise

Soğuk Savaş galibi ABD’nin “yeni dünya düzeni” politikalarından ayrı düşünülemez.

 

Askeri darbeler genellikle sol veya bazen uç sağ siyasetler için de “yenilgi”, “başarısızlık” anlamına geldiği için “siyasetin askıya alındığı” askeri veya yarı-askeri rejimler aynı zamanda bir tartışma, sorgulama, yeniden düşünme fırsatı haline gelmektedir. Bu koşullarda bazıları samimi ve ciddi bir eleştiri/özeleştiri çabası içine girerken bazılarının da çeşitli nedenlerle, bu arada kimi çıkarlar uğruna da, saf değiştirmesi mümkündür. Her şey gözden geçirilirken insanların ideolojik bağlılıklarını da yeniden değerlendirmeleri kaçınılmazdır. Bunun sonucunda değişim/dönüşüm de olabilir, “döneklik/ihanet” de…

 

Soldaki gelişmeler “döneklik/ihanet” retoriğine daha yatkındır; sol, bu süreçleri daha sert ve çatışmalı bir şekilde yaşar. Çünkü solun ideolojik bağlamı olan-biteni rasyonel bir çerçevede, akla ve varolan ideolojik görüşlere uygun bir şekilde açıklamayı zorlar. Bu ise çoğunlukla iç kavga demektir; sert kopuşlar ve çatışma demektir. Öyle ki, bu tarzda kopmuş/ayrılmış olanlar hala ortak düşman olarak gördüklerine karşı bile yan yana gelmekte zorlanırlar. Haklı ve doğru olmanın ölçütü başarıdan çok siyasi akıl, vicdan ve ideolojik referanslardır.

 

Sağda ise durum daha farklıdır; orada ideolojinin bu kadar belirleyici ve çatışmayı, kavgayı teşvik edici olduğu söylenemez. Dolayısıyla sağda bu süreç nispeten daha yumuşak yaşanır; insanlar sorunlara daha pragmatist yaklaşırlar ve başarıya, iktidara endeksli olarak değerlendirirler. Eğer kopanlar/ayrılanlar iktidara doğru yürüyorsa zaten taban da hemen oraya doğru kayar ve siyasi kadrolar da buna uygun bir şekilde tercihlerini yaparlar. Haklı ve doğru olmanın esas ölçütü başarıdır, iktidardır. Eğer söz konusu ayrılık başarı vaat etmiyorsa haklı ve doğru görülmez ve kaybolur, silinir gider.

 

Değişim/dönüşüm ve döneklik/ihanet üzerine son bir gözlem olarak şunu söylemek mümkündür; belirli bir siyasi ideoloji çerçevesinde gerçekten değişim/dönüşüm gösterenler bunu hem kendilerine, hem de başkalarına uygun bir şekilde anlatma sorumluluğunu duyarlar. Bunu yaparken de belli ölçüler içinde kalmaya, eski yol arkadaşlarına saygısızlık yapmamaya özen gösterirler. Döneklik/ihanet içinde olanlar ise ya hiç konuşmazlar, ya da çok fazla konuşurlar. Konuşmazlar; çünkü olan-bitenin akla uygun bir açıklaması yoktur. Ya da çok fazla konuşurlar; eski çevrelerine saldırırlar ve aslında zavallı bir şekilde suçlarını örtbas etmeye çalışırlar.

 

Kimin döndüğünü, kimin değiştiğini merak eden bu davranış kalıplarına bakabilir; kolay kolay yanılmayacaktır…