A+ A A-

 

 

Seyfi ÖNGİDER

 

Çağdaş uygarlığa ulaşmanın yolunu ‘Batılılaşma’ olarak gören ve Tanzimat’tan bu yana böylesi bir modernleşme/Batılılaşma sürecinde ilerleyen Türkiye için Avrupa Birliği üyeliği 200 yıllık bir rüyanın mutlu sona ulaşması mıdır? Egemen blok böyle diyor; büyük burjuvazi ve devletin ideolojik aygıtları bu fikri işliyor ve bu ‘uygarlık projesi’nin etrafında nasıl ulusal bir mutabakatın oluştuğunu yansıtıyor.

Aslında durumu şöyle özetlemek de mümkün; bugünkü dünya koşullarında ortaya çıkan bloklaşmada (ABD-NAFTA, PASİFİK, RUSYA-AVRASYA, AB) ABD ile “stratejik ittifak” ilişkilerini sarsmadan, hatta bunun da bir gereği olarak, AB’de yer almaya çalışan büyük burjuvazi Kuzey’deki ‘Zenginler Kulübü’ne girmek istiyor, peşine takılan işçiler ve diğer ezilenler de onunla birlikte aynı kapıdan içeriye dalmaya çalışıyor. Bu zengin kapısını aşındırırken içeri girebilmek için yapılmayacak, göze alınmayacak şey de yok gibi...

 

Bu noktada, sosyalist hareketle birlikte, solun daha da geniş kesimlerinin kafasının hayli karışık olduğu, farklı tavırlar sergilendiği ortada. Böyle olması da doğal, çünkü 80’li ve 90’lı yıllar Türkiye solunu tasfiyenin eşiğine getirdi; 12 Eylül darbesinin yarattığı tahribatı aşamadan çöken Berlin Duvarı’nın yıkıntıları altında kalan, bir yandan da ‘küreselleşme süreci’ diye nitelendirilen kapitalizmin yeni döneminin sorunlarını kavramaya çalışan Türkiye solu, kendini yeniden yapılandırmak, kimliğini yeniden oluşturmak ve toplumsal/kitlesel bir hareket olarak kendisini yeniden inşa etmek zorunda... AB ile ilgili tavır ve politikalar da böylesi bir ideolojik-siyasal ve tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmek durumunda.

 

* * *

 

AB konusunda ne yaptığını bilen ve sonuçta düş kırıklığına uğramayacak tek kesim egemen bloğun da yönlendirici gücü olan büyük burjuvazi gibi gözüküyor. Diğer tüm sosyal, siyasal ve etnik gruplar için AB’nin bir yanılsama olmaktan ileri gitmesi pek mümkün değil. Demokrasi bekleyenlerin de, iş ve aş umanların da, etnik temelli sorunlarının çözümleneceğini düşünenlerin de AB konusunda düş kırıklığı yaşamaları kaçınılmaz. Çünkü AB, yüzyıllardır dünyayı talan ederek zenginleşen Avrupa’nın sahip olduklarını başkalarıyla paylaştığı eşitlikçi ve özgürlükçü bir siyasal proje değil. Zaten kendisinin de böyle bir iddiası olmayan AB’nin emperyalist bir odak, AB çatısı altında bir araya gelenlerin de ulus-devletlerden çok uluslar arası sermaye ve bu birleşme/bütünleşme sürecindeki amacın da dünyayı paylaşmak olduğundan bir sosyalistin kuşku duyması beklenemez. Ve tüm bunların yanı sıra AB ile entegrasyonun Türkiye’nin egemen bloğu için stratejik bir hedef olduğu da yine her sosyalist için aşikardır. Ama tüm bu ve benzeri bilinenlere rağmen solun önemlice bir kesimi - ya da belki de “sol entelijansiya”nın önemlice bir kesimi demek daha doğru olur - AB üyeliğine, yani Türkiye kapitalizminin Avrupa kapitalizmine ve bunun da ötesinde dünya kapitalizmine entegrasyon sürecine net bir şekilde karşı çıkmıyor veya çıkamıyorsa, bunun bazı nedenleri olmalıdır. Sosyalist bir kimlikle bu siyasal tutumu uyumlulaştıran bir arka plan, bir ideolojik düzey bulunmalıdır. Solun yeniden yapılanması, kimliğini yeniden oluşturması derken, aslında tam da bu ‘arka plan’ın yeniden kurulmasından, ideolojik düzeyin yeniden düzenlenmesinden söz ediyoruz.

 

* * *

 

Gündelik tartışmalarda edilen laf yığınını temizleyerek, AB’nin Türkiye’ye ilgisini irdeleyecek olursak, başlıca şu noktaların öne çıktığını söyleyebiliriz:

1-               Türkiye, dünyanın enerji havzalarının yer aldığı Ortadoğu ve Orta Asya ile tarihsel ve kültürel bağları olan bir ülkedir; coğrafi konumu bu açıdan stratejik bir önem taşıyan ve buralara yönelik bir hegemonya mücadelesinde ihmal edilemeyecek bir güç, önemli bir müttefiktir.

2-               Böylesi bir hegemonya mücadelesi ve paylaşım savaşında Türkiye’nin “en önemli ihraç malı” olarak nitelendirilen Türk ordusu önemli bir askeri güçtür. Askeri olarak AB’nin bazı sorunları olduğu bilinmektedir ve sanılanın tersine Türk ordusu AB ile ilişkilerde bir engel değil AB’nin Türkiye ile kurduğu ilişkide en cezbedici unsurlardan biri, belki de birincisidir.

3-               Bir süre sonra Avrupa’nın en kalabalık ülkesi haline gelecek ve bugünden dünyanın en büyük yirminci ekonomisi olan Türkiye AB için de küçümsenecek bir pazar değildir.

4-               Türkiye’nin genç nüfusu zaman içinde yaşlanmakta olan Avrupa için önem kazanacaktır. Genç ve eğitimli işgücü Avrupa’nın yaşlı nüfusunu besleyecektir.

 

Büyük burjuvazi AB’nin Türkiye’ye yaklaşımını belirleyen bu nedenlerin farkındadır ve politikalarını da buna göre şekillendirmektedir. AB’yi hareket ettiren bu çerçeveyle büyük burjuvazinin, egemen bloğun bir sorunu, bir çatışması yoktur. Ancak emek hareketi açısından durum aynı olamaz. Emek hareketi, emeğin siyasi sözcüsü olması gereken sol/sosyalist hareket bu noktaların tümüyle sorunlu, tümüyle çatışmalı olmak zorundadır; ne dünyanın paylaşılmasına omuz verebilir, ne militarizm karşısında sessiz kalabilir, ne Maastrich ilkelerinin dayattığı ‘serbest piyasa’yı onaylayabilir, ne de yaşlı Avrupa’ya bakacak ‘Jön Türkler’ projesine olumlu yaklaşabilir. Bunların tümüne karşı çıkmalı ve dolayısıyla bunların şekillendirdiği AB üyeliği perspektifine de muhalefet etmelidir. Ama bu muhalefeti yeterince açık, yeterince kararlı bir şekilde yapamıyor.

Bunun nedenleri üzerine ise şunlar söylenebilir:

1-               İş ve aş derdinden olan kitleler için Avrupa bir umut kapısıdır. 1960’lardan beri oralara giden ‘gurbetçiler’ gizli ve açık işsizler için örnek/model olmaya devam ediyor. Bunun ham bir hayal olduğu, gelecekte Avrupa’nın kapılarının açılacağı ‘Jön Türkler’in de ancak eğitimli bir işgücü olarak kabul edilecekleri bilinmiyor, anlatılamıyor.

2-               Sorun sadece iş ve aş sorunu değil aynı zamanda özgürlük ve demokrasi sorunu olarak da sunuluyor ve öyle de algılanıyor. Avrupa’nın baskısının, Türkiye’den bazı taleplerinin demokratikleşmeyi hızlandırdığı söyleniyor. Bir makyaj tarzında da olsa içeri girmeden önce Türkiye’nin kendisine çeki-düzen vermesine ve bazı demokratik reformları yapmasına sol itiraz etmez, bundan rahatsız olmaz. Sol, bunların yetersizliğine, bir makyaj gibi yapılmasına itiraz eder ve derinleşmesini savunur. AB’ye itiraz, bu kanaldan gelecek bir demokratik adıma itiraz demek değildir. Ancak AB’ye muhalefet bu tür adımlara da itiraz olarak algılanıyor.

3-               AB perspektifine itiraz edilirse “İçine kapanık, despot bir Ortadoğu ülkesi oluruz” iddiası öncelikle sol için bir “öcü” haline geldi ve neredeyse solun aklını teslim aldı. Çok fazla tekrarın bir fikri kabul ettirmekteki rolünü bilenler bu iddiayı ‘milli bir görüş’ haline getirdiler. AB’nin tek alternatifi bu olmadığı gibi, herhangi bir nedenle bu süreç kesintiye uğrar ve AB üyeliği gündemden düşerse Türkiye’nin önünde başka bir yol kalmayacak, neredeyse, “Madem AB üyesi olamıyoruz hadi artık despotik bir Ortadoğu ülkesi olalım bari” denecektir! Oysa bugünkü Türkiye’nin siyasi-ideolojik yapısı o ‘öcü’ye, o Ortadoğu ülkesine çok mu uzaktır? Mevcut durumu da yanlış algılamaya uygun bu korkudan, bu ‘entelektüel baskı’dan solun aklını kurtarmasında büyük yarar vardır. 

4-               AB ile birlikte özgürlük ve demokrasi de geliyor/gelecek söylemi aynı zamanda Türkiye’nin 200 yıllık Batılılaşma/modernleşme/çağdaşlaşma sürecinin bir ürünüdür. Türkiye solu bu sürece eleştirel yaklaşmadığı gibi kendisi de bu sürecin en azından bir tür ‘yan ürünü’ durumundadır ve dolayısıyla kendisine ait bir ‘uygarlık’, ‘çağdaşlık’ projesi geliştiremediği ölçüde bu sürece tabi olmak zorunda kalmaktadır. İçi boşaltılmış bir ‘özgürlük’ vaadi ve hayale çevrilmiş bir ‘demokrasi’ beklentisi solu, sosyalist hareketi tatmin edebilir mi? Eskiden etmezdi, eğer bugün bazıları için ediyorsa, bunun nedeni dünya-tarihsel ölçekte meydana gelen gelişmelerdir elbette.

5-               Bu süreçte otoriter devletin çözülüyor/gevşiyor olduğuna ilişkin iddia ve beklentiler, tam da bu devletin baskısından çok çekmiş olan solcularla birlikte İslamcıları ve Kürtleri de AB’ye olumlu yaklaşmaya, ondan medet ummaya sevk ediyor. İslamcıların ve Kürtlerin açık ve coşkulu AB taraftarlığı sol kamuoyunu da etkiliyor. Oysa devletin, onun bel kemiğini oluşturan ordu ve bürokrasinin, geleneksel iktidar keyfiliğini alıştığı tarzda sürdürmesine son verilmesi için bir takım kısmi düzenlemeler yetmez, bunların ötesinde, bir siyasi kültür ve ideoloji sorunu olarak ele alınması gereken bir tarihsel gerçeklik söz konusudur. Devletin ve siyasi iktidar yapısının, yöneten-yönetilen ilişkisinin İslamcıların, Kürtlerin umduğu gibi değişmesi bir ‘siyasal devrim’ olurdu. Zaten bazı reform adımları da abartılarak böyle nitelendiriliyor. Ancak şu ana kadar AB’ye uyum sağlamak adına yapılanlara bakıldığında bırakın ‘devrim’i ‘inkılap’tan bile söz etmek zordur. Ama mevcut koşullarda bunun da kavrandığı söylenemez.

6-               Hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğine itirazın en şiddetli bir şekilde milliyetçi ve şoven kesimlerden, ırkçılardan ve gericilerden gelmesi de sol açısından kafa karıştırıcı bir rol oynamaktadır. Gerek içeride, gerekse dışarıda bu kadar feryat edenlere bakarak onların ‘kara’ dediğini ‘ak’ olarak görmek kolaydır ama ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ ilkesi her zaman doğru sonuç vermez. Dolayısıyla “Onlar karşı çıkıyor, öyleyse biz savunalım” ya da “Onlar savunuyor, öyleyse biz karşı çıkalım” yüzeyselliğini ve basitliğini aşan bir ideolojik ve siyasal yaklaşım geliştirmeye ihtiyaç vardır.

 

Türkiye’nin bugünkü siyasal konjonktüründe egemen blok için stratejik bir önem taşıyan bu entegrasyona itiraz etmeyen, bu politik bağlamda kendisini iktidar güçlerinden kesin bir şekilde ayırmayan bir sol hareketin kendisini yeniden kurması ne kadar mümkündür?

Bu noktada bazı sorular sorarak ilerlemek yararlı olabilir. Sol hareket bazı soruları sormayı unuttu veya vazgeçti, bazılarını ise zaten pek sormadı. Oysa doğru ve yerinde soru sormak bazen cevap vermekten daha önemlidir:

 

Soru 1: Türkiye’nin demokratikleşmesinde dış baskının, Avrupa ile ilişkilerin rolü ve etkisi nedir? Bugüne kadar gerçekleştirilen demokratikleşmede asıl pay büyük devletlere ve uluslar arası güçlere mi aittir?

 

Bunu yeterince tartıştığımızı söyleyemeyiz. Ama bu rolün abartıldığını söylemek mümkündür. Başka türlü demokrasi yolunda 200 yıldır dere-tepe düz gidip, arkamıza dönüp baktığımızda bir arpa boyu yol gittiğimizi görmez, daha başka bir tabloyla karşılaşırdık.  Başka herhangi bir ülke gibi Türkiye’nin de demokratikleşmesinde ancak ülke içindeki toplumsal ve siyasal güçler belirleyicidir. Türkiye’nin tarihi ve kültürü bu konuda da Avrupa’dan, uluslar arası ilişkilerden ve güçlerden önde gelir. Avrupa ve Batı ile ilişkilerin demokratikleşme açısından etkileri, Türkiye’ye kattıkları özellikle solun daha fazla eleştirisini gerektiren şeylerdir. Düyun-u Umumiye İdaresi Türkiye’de modern bürokrasinin temellerini atmıştır, bundan dolayı Osmanlı borçlanmasını, Abdülhamit’in Muharrem Kararnamesi’ni onaylamak mümkün mü? Düyun-u Umumiye’ye itiraz etmek modern bir bürokrasi örgütlenmesine de itiraz etmek demek değildir. Benzer bir şekilde AB’ye itiraz beraberinde gelen reformlara da itiraz demek değildir. Daha önce de belirtildiği üzere, bu reformların yetersizliği eleştirilmeli, derinleştirilmesi talep edilmelidir. Eğer sanıldığının veya pek sorgulanmadan kabullenildiğinin tersine demokratikleşmede Batı’nın, Avrupa’nın rolü o kadar da büyük değilse AB’den bu kadar medet ummak da doğru değildir.

 

Soru 2: Türkiye solu ve aydınlar da Türkiye’nin Batılılaşmasının bir ürünü değil midir? Belki de bunun da bir sonucu olarak Avrupa/Batı merkezli düşünüş biçiminden fazlasıyla etkilenmiyorlar mı?

 

Türkiye solunun ve solcu aydınının varlığını esasen modernleşme/Batılılaşma sürecine borçlu olduğu söylenebilir. Ama bu sürecin ürünü olmak başka, o süreci onaylamak, meşrulaştırmak ise başkadır. Avrupa/Batı merkezli düşünüş biçiminin eleştirisi Türkiye’de çok zayıftır ve Oriyantalizm solda hayli güçlüdür. Jean Paul Sartre, Frantz Fanon, Edward Said gibi entelektüellerin Türkiye solunda çok fazla itibar görmemesi, ya da örneğin Prof. İdris Küçükömer’in neredeyse  “aforoz edilmiş” olması dikkat çekicidir. Bu bağlamda Batılılaşmanın aynı zamanda sol için ‘kötürümleştirici’  bir rol oynadığı da söylenebilir. Bu durum Türk solu ile Kemalizm arasındaki ilişkide de yansımaktadır. Cumhuriyet’le birlikte Batılılaşmanın bayraktarlığını devralan Kemalizme Türk solunun yaklaşımı, ‘Kemalizmle sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur’ söylemi, sadece Kürt sorunu açısından değil, modernleşme paradigmasının sahiplenilmesi açısından da ciddi sorunlar taşımaktadır. Ama bu bağlamda dikkate değer bir tartışmanın geliştiği söylenemez.

 

Soru 3: AB üyeliğiKuzey’in Zenginler Kulübü’ne giriş olarak da sunuluyor ve öyle de algılanıyor. Bu kulübe girerek refaha ulaşılacak olsa bile, sadece kendi ülkesinin sorunlarını görmekle yetinemeyecek olan solun aklı ve vicdanı bunu nasıl onaylar, dünyanın diğer yoksullarını, Güney’i nasıl unutur?

 

Bugün dünya kapitalizminin enönemli sorunlarından biri, eşitsiz ve dengesiz gelişim sonucunda zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek büyümesidir. Eskinin ‘Doğu-Batı’ çelişkisi artık yerini ‘Kuzey-Güney’ çelişkisine bırakmış, Zengin Kuzey ülkeleri Yoksul Güney ülkelerini umursamamaktadır. Küreselleşme bu çelişkileri azaltmak bir yana daha da büyütmekte ve kışkırtmaktadır. Şimdilik yoksullardan zenginlere doğru ortaya çıkan sınırlı göçler karşısında bile bunalan ve ırkçı reaksiyonlar gösteren Kuzey, bu çelişkinin ve adaletsizliğin üzerine daha bilinçli ve örgütlü bir şekilde gidecek Güney karşısında çok büyük sorunlar yaşayacaktır. Kapitalizmin geleceğini belki de en fazla tehdit eden sorunların başında bu gelmektedir. Enternasyonalizm, sol için tanımlayıcı bir zemindir. Daha eşit ve adil bir dünya iddiasından vazgeçerek solcu olmaya devam edilemez. Dolayısıyla AB ile ilişkilere bu açıdan da eleştirel yaklaşmak gerekmez mi? Bu arada “AB’ye katılıp, Avrupa’ya dahil olup, bugün sosyalizmin kaderinin tayin edildiği bu coğrafyada mücadeleye katılmak, buradan müdahale etmek” gibi bir görüş de yer yer ileri sürülmektedir. Sosyalizmin kaderinin Avrupa coğrafyasında belirleneceği iddiası bir yana, ‘Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş’ derler. Türkiye solu hangi birikimiyle ve gücüyle bu kaderi değiştirmeye kalkışacak, Fransız, İtalyan ya da Alman solunun yapamadığını yapacak? Solun kendi içine kapanmasına ve geri bir ülkenin sorunlarıyla boğuşmaya teslim olmasına itiraz etmek başka, bu dolayımla AB üyeliğinin meşrulaştırılması ise bambaşka bir şeydir.

 

Soru 4: Milliyetçiler, hem sağcı, muhafazakar milliyetçiler, hem de ‘ulusal sol’ AB’ye karşı çıkıyor ve ‘Avrasyacı’ yollar öneriyor. AB’ye karşı çıkarak bu gerici ve milliyetçi akımlarla buluşulmuş olmaz mı?

 

Asıl sorun AB’ye karşı çıkılmazsa egemen bloğun stratejisine eklemlenmektir, büyük burjuvaziyle buluşmaktır. Evet, gündelik propagandada bu açıdan sorunlar olabilir ve ‘sonuç olarak’ ne söylendiğine bakanlar gerekçelerdeki farklılığı göremezler. Siyasal çalışmada bu durum dikkate alınarak uygun sloganların, taleplerin geliştirilmesi şarttır. Solu diğerlerinden ayıracak olan şey AB’ye yapılacak muhalefetin politik eksenidir. Örneğin ‘ulusal sol’un ve milliyetçi sağın itiraz ettiği kimi ürkek reformların, özellikle de ‘üniter devleti’ tehlikeye sokuyor denilenlerin yetersizliğini eleştirmek önemli ve ayırt edici bir zemin olmalıdır. Sol bu gibi reformların daha da derinleştirilmesini savunmak durumundadır. Ayrıca, ABD başta  olmak üzere, diğer emperyalist odakları da ihmal etmeyen bir anti-emperyalist duyarlılık da solu bu milliyetçi, sağcı güruhtan ayırır.

 

Soru 5: Bir modernleşme, bir ‘çağdaş uygarlık’ projesi olarak görülen ve sunulan AB’ye itiraz ederken solun kendi ‘çağdaşlaşma’ projesi nedir?

 

Daha önceki yıllarda böylesi bir sorun pek de hissedilmiyor ve zaten solun kafası da bugünkü kadar karışık görünmüyordu. Çünkü yine pek tartışılmadan ama savunulan görüşlere içkin bir şekilde, varolan sosyalizm modelleri, o dönemin sosyalist sistemi bu tür bir soruyu da gereksiz kılıyordu. Varolan sosyalizm modellerine ve pratiğine  eleştiriler yöneltilse bile Soğuk Savaş’ın iki tarafı, iki cephesi vardı ve her ülkenin solu bu açıdan yer tayini sıkıntısı çekmiyordu. Dünya ölçeğinde bir sistem olan sosyalizm aynı zamanda bir tür ‘çağdaş uygarlık projesi’ idi. Ancak şimdi durum tamamen değişmiş bulunuyor ve dünyanın bütün solcularıyla birlikte savaşın kaybeden tarafında yer alan Türkiye sosyalistleri de artık bu sorunun muhatabı durumunda. Baştan beri söyleyegeldiğimiz solun kimliğini yeniden oluşturması, kendini yeniden inşa etmesi gibi lafların ucu bu sorunun cevabına kadar gidiyor. Elbette bu, sadece Türkiye solunun sorunu olmadığı gibi, yine sadece onun altından kalkabileceği bir sorun da değildir. Ve zaten bu sorunun tatmin edici cevapları üretilmeye başlandığında daha pek çok soruya da cevap anahtarı geliştirilmiş olacaktır.

 

* * *

 

Bu bağlamda sol hareket/ emek hareketi, AB’ye üyeliğin bayraktarlığını yapmak bir yana, buna itiraz etmeli ve geliştireceği muhalefet stratejisini uzun vadeli bir şekilde tasarlamalıdır.  Bilinmelidir ki, bugün yüzde 70’lerde görünen AB taraftarlığı, bir süre sonra düş kırıklığına uğradığında tepkilerin milliyetçi ve sağcı kesimlere yönelmesini engellemenin yolu şimdiden bu konuda bazı siyasi, kültürel, ideolojik mevziler inşa etmekten geçiyor. 

Tanzimat döneminin sadrazamlarından Keçecizade Fuat Paşa bazı sorunları çok çarpıcı bir şekilde açıklar. Bunlardan birinde şöyle diyor: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan,  biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (Padişah kastediliyor) cümlemizi eziyor. Aşağıda (yani ahalide) ise kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir.” Bilindiği gibi, Tanzimat’la birlikte büyük devletlerin sefaretleriyle Babıali arasındaki ilişkiler özel bir şekle girmiş, iki taraf da birbirini kullanmaya çalışmıştır. Gerçekte kimin kimi kullandığı tartışması bir yana, bu “pabuççu muştası” anlayışıyla 200 yılda alınan mesafe de ortadadır. Bugünün koşullarında AB’yi “pabuççu muştası” gibi gören ve kullanmaya çalışanlar vardır ama sol bunların içinde olmamalıdır.

 

3 Aralık 2004 - BURSA