A+ A A-

 Geçen cumartesi günü, 23 Nisan 1977 yılında Küçükbakkalköy'de faşistlerce öldürülen Ali Güngör'ün ailesine yaptığımız ziyareti Muazzez kısaca yazdı. Çektiği fotoğrafları da iletti. O günden beri bu ziyaretten bende kalanları yazmaya bir türlü fırsatım olmadı. Çok geciktim ama 1 Mayıs'ın ateşine düşüp, kaynamaması için bugün yazayım dedim. Bu tür görüşmeleri yazıya dökmekte yarar olduğuna inanıyorum. Belki bu notlar ileride de işe yarar...
 
Ali Güngör aileden fırıncıydı. Boylu-poslu, aslan gibi bir delikanlı, bir fırın emekçisiydi. 25 yaşında pusuya düşürülüp öldürüldüğünde geride 24 yaşındaki karısı dört kızıyla kalmıştı; en küçüğü 6 aylık, en büyüğü ise 6 yaşında dört küçük kız çocuğu... Huriye'yi askerden yeni gelen Ali'nin erkek kardeşi, Nurbay ile evlendirdiler. Karslı bu ailenin adeti, geleneği böyle idi. Dul gelin ve dört çocuk ancak böyle ortada kalmamış, sahip çıkılmış oluyordu. Bu evlilik hâlâ devam ediyor; Huriye'nin Nurbay'dan da bir kızı, bir de oğlu olmuş. İşte biz bu evi ziyarete gittik. 
Ali'nin kızlarının hepsi evlenmiş, okuyup "memur" olabilen bir kız Ankara'da, diğerleri İstanbul'da... Nurbay'dan olan kız ve erkek de yakınlarda evlenecekler... 
 
70'li yıllarda kimlerle, nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu, nasıl bir hayat sürdürdüğümüzü, nasıl bir toplumsal hareket olduğumuzu hatırlatmak için bu bilgileri aktardım. Saflarımızda "fırıncı Ali" gibi arkadaşlarımız çoktu. (Samsun'da okuma-yazma bilmeyen bir başka "fırıncımız"ı hatırladım, hâlâ birlikteyiz. O da birçoğumuz gibi tesadüfen ölmeyerek, Karadeniz Dev-Genç'te okuma-yazma öğrenince Samsun duvarlarına "kendine özgü" sloganlarını yazarken vurulmadan- bugünlere geldi...)
 
Ali'nin ailesiyle ilişkimiz devam etmiş ama özellikle 12 Eylül sonrasında kopmuş ve ancak geçen cumartesi tekrar görüşme fırsatımız oldu. "Biraz geciktik, dedim, 29 yıl kadar..." gönlü zengin Huriye "Size kurban olurum..." diye cevapladı, kucakladı. Aradan bir ömür geçmiş, neler yaşanmış, ne badireler atlatılmış, ama sanki birkaç gün önce ayrılınmış gibi bir sıcaklık, samimiyet içinde görüştük, uzun uzun sohbet ettik. Yemek istemediğimizi daha önce bildirmemize rağmen birkaç çeşit yemek yapmış, yedirmeden bırakmadı bizi.
Ali'den kalan çocukları büyütüp, evlendirip, kendi evlerini kurmalarını sağlamış olmaları Huriye ve Nurbay için haklı bir övünç ve gurur kaynağı.. Gerçekten de ne kadar zor bir şeyi başarmış olduklarını bizlerin tahmin etmek zor olmasa gerek; bu yıllar içinde işsizlik var; 8 yıllığına köye dönüş var; tekrar İStanbul'a gelip 10 yıl boyunca kümes gibi tahtadan-tenekeden yapılmış bir kulübede yaşamak var; hastalıklar, beyin kanamaları, ölümden kurtulmalar var... Tam anlamıyla bir hayat mücadelesi ve bu mücadeleden galip çıkan bir çift olmuş Huriye ve Nurbay. 
Nurbay namuslu ve dürüst bir adam; ne yapsın, ağabeyinin emanetine sahip çıkmış, elinden geleni yapmış. Şimdi Dudullu'da zemin katta küçük bir apartman dairesi sahibi olmalarından memnun, mutlu... Tabii bunda Huriye'nin biriktirdiği küçük paralarla aldığı bileziklerin yıllar sonra iyi para etmesinin de rolü var. 
Doğrusu ben Nurbay'ı tanımaya, anlamaya çalışmakla birlikte daha çok Huriye'yi anlamaya çalıştım. O hayat mücadelesinde hiç yılmamış, yenilgiyi kabul etmemiş bir kadın olduğu belliydi. Hayata çok bağlı, sevecen, hoş sohbet... Ali'yi hiç unutmamış. Hatta şunu söylemek mümkün; Huriye'nin erkeği hâlâ Ali... Konuşmalarından bu anlaşılıyor. Ali onun kahramanı... Ankara'dan MHP'den gelen emirle Ali'sinin vurulduğunu anlattı. Ali'nin ne kadar önemli ve büyük adamlarla ilişkide olduğunu, o adamların Ali'yi nasıl sevip, saydığını söylerken gözleri parlıyordu. 
Ve hiç unutmayacağım bir şey daha anlattı Huriye; ölümünden birkaç gün önce saçları döküldüğü için Ali doktora gitmiş. Ali'nin gür, dalgalı simsiyah saçları vardı. Doktor bir ilaç verip, göndermiş. O akşam eve geldiğinde, sandalyeye oturup, önüne bir gazete sermiş ve kafasını öne uzatarak saçlarını gazetenin üzerine doğru karıştırmış. Karısını çağırarak "Bak, saçlarım dökülüyor..." demiş. Gazetenin üzerinde bir tutam saç ve kepek olmuş. Huriye doğal olarak o gazeteyi toplayıp, farkında olmadan bir köşeye kaldırmış. Sonra da unutmuş. Birkaç gün sonra Ali vurulunca o bir tutam saç Huriye'ye hatıra kalmış...
Huriye bunu anlattı ve ekledi; "Bu saçlar ve o gün giydiği beyaz pantolunu, gömleği hâlâ duruyor. Aradan 32 sene geçti. Şimdi saçları bembeyaz..." 
 
Ali'nin yaşlanmasına izin vermedi faşistler ama karısı da kendi bildiğince bu kadere itiraz etmiş ve sevdiğinin, yiğidinin sakladığı saçlarına ak düşmesini sağlamış... Kahramanıyla birlikte yaşlanmış Huriye... 
 
Huriye kadar olamayız... Mümkün değil. Ama fırıncı Ali'yi unutmayalım. O'nu unutmazsak başka şeyleri de unutmayız: En başta sevgiyi, hoşgörüyü, sabrı, azmi, cesareti ve ille de dayanışmayı...
 
O bir tutam beyaz saçı unutmayalım...
 
Seyfi