A+ A A-

Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları açısından solun üzerindeki baskı ve yasaklamalar ilk önce akla gelir ama aslında bu durumun tek kurbanının sol düşünce olmadığı da malumdur. Ya da başka bir ifadeyle Türkiye’deki ifade özgürlüğü, “muhalif düşünce”, hatta “farklı düşünce” sorunu olarak adlandırılabilir. Sistemin meşru, kabul edilebilir gördüğü sınırların dışına çıkan farklı düşünceler, “muhalif” olmaktan öte bir tür “düşmanlık” olarak kodlanmış ve “vatan hainliği” sayılmıştır. Böyle olunca da ardından gelen ağır baskılar bırakın düşüncelerini ifade etme özgürlüğünü yaşama hakkını bile ortadan kaldırmıştır. Nitekim düşüncelerinden dolayı baskı ve eziyet gören, hapse atılanların yanı sıra öldürülenlerin de az olmadığı biliniyor. 

 

Dağılıp, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bir bakiyesi olarak kurulan cumhuriyet padişahın yerine bir cumhurbaşkanı getirmiştir ama dönemin muhalifleri meşruti monarşiden cumhuriyete geçişi “saltanat-ı meşruta’dan cumhuriyet-i mutlaka’ya geçiş...” olarak tanımlamışlardı. Yani öyle bir otoriter rejim inşa edilmişti ki, monarşiden cumhuriyete geçiş bir tür “politik devrim” olarak görülse bile siyasal hayat ve ilişkiler, demokratik hak ve özgürlükler eskisinden daha ileri değildi. Devletin tepesinde bir hanedan mensubunun oturmasıyla güdümlü bir meclisin seçtiği birisinin oturması arasında demokratik sistem açısından fazla bir fark olmayabilir. Önemli olan yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkinin değişmesi, daha demokratik bir nitelik kazanmasıdır. Eğer bu açıdan önemli bir farklılık yoksa meşruti bir monarşi adı “cumhuriyet” olan rejimlerden daha demokratik olabilir. Bu konuda tek örneğin resmi adı “Birleşik Krallık” olan İngiltere olmadığını, bu durumda bir çok ülke bulunduğunu biliyoruz.  

 

Devam edelim. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine egemen olan İttihatçılığın, yeni devletin kuruluşuna öncülük eden Kemalizmin özünde, ruhunda uygun bir kılık-kıyafete bürünerek cumhuriyette de kendisini yeniden üretmesi, devam ettirmesi elbette genel demokratik haklar ve ifade özgürlüğü bakımından belirleyici olmuştur. Ama bundan da önce İttihatçılığın Osmanlı’nın Batılılaşma, modernleşme çabalarında bir halka olduğunu ve kendisinden önceki Yeni Osmanlıların, Genç Türklerin devamı olduğunu hatırlamak gerekir. Bu akımların ortak noktası ise imparatorluğu kurtarmaya çalışırken öne sürdükleri reformların odağında devlet, hatta ordu ve merkezi bürokrasinin yer almasıdır. Modernleşme, çağdaş bir toplum kurma adına yapılanların esası devletin, özellikle de merkezi iktidarın yeniden örgütlenmesi ve güçlendirilmesi olunca bu sürecin demokratik bir şey üretmesi pek mümkün değildir. Özellikle de yöneten-yönetilen ilişkileri bakımından demokrasinin önemli bir boyutu da yönetilenlerin hak ve özgürlüklerini arttırmak, yönetenleri daha fazla ve etkili bir şekilde denetlemekse Türk modernleşmesi, Tanzimat’tan başlayıp Kemalizme uzanan çizgisinde yönetenlerin gücünü ve kudretini arttırmaya çalışarak ilerlemiş ve gerçekten de cumhuriyette bunu en ileri noktaya ulaştırmayı başarmıştır. Sonuçta merkezi iktidarın güçlenmesi ile demokrasinin sınırları ters orantılı olmuş ve belki de bundan en olumsuz etkilenen de ifade özgürlüğü olmuştur. Çünkü siyasi muhalefet en başta ifade özgürlüğüne, düşünceleri açıklama hakkının kullanımına dayanır ve siyasi muhalefeti yok etmek isteyen iktidar da öncelikle bu özgürlüğü gasp eder. Bizim hikayemiz de budur.

 

* * *

 

Balkan Savaşı bozgunu, Birinci Dünya Savaşı ve milli mücadelenin ardından kurulan cumhuriyet, 1912’den 1922’ye kadar, on yılı aşkın bir savaşlar döneminin sonunda kuruldu. İmparatorluk yerini ulus-devlete bırakırken bu süreç aynı zamanda derin bir takım kırılmalar, toplumsal ve kültürel travmalar da barındırıyordu. Günümüze kadar gelen bölünme, parçalanma korkusu, “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” olma vurgusu, “milli birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bugün”ün sayısız günleri kapsaması bu kuruluş sürecinin ürünüdür. Bu şartlanmalarla ve böylesi bir tarih anlayışıyla kuşatılan toplumsal yaşamın ifade özgürlüğüne ne kadar izin vereceği tasavvur edilebilir. Bir fikir ayrılığının, aykırı bir görüşün “vatana ihanet” olarak algılanması bu tarihsel/siyasal bağlamda ortaya çıkmış ve bugüne kadar devam etmesi sağlanmıştır. 

 

Cumhuriyetin kuruluşunun ardından çok partili sistemin yaşamasına izin verilmemesi, Şeyh Sait İsyanı’nı gerekçe göstererek ilan edilen Takrir-i Sükun Yasası ile birlikte her türlü muhalefetin susturulması, yok edilmesi gündeme gelince elbette İstiklal Mahkemeleri isyancılarla birlikte gazetecileri de yargılayacaktı. İstanbul’daki ünlü muhalif gazetecilerin tutuklanarak Diyarbakır’a götürülmesi ve orada yargılanması ilginçtir. Ve daha sonra Başbakan İsmet İnönü’nün de dediği gibi cumhuriyet rejimi Kürt asilerden çok aydınların kontrol altına alınmasını önemsiyordu.  Nitekim İnönü iki yıl sonra, 2 Mart 1927’de kanunun iki yıllık uygulamasını TBMM’de değerlendirirken şu itirafta bulunacaktı: “... iki sene evvel karşısında bulunduğumuz hadisatın en mühimi Şeyh Said isyanı ile tebarüz eden hareket-i fiiliye değildi. Asıl tehlike memleketin umumi hayatında hasıl olan teşevvuş (kargaşa) ve tezebzüb (karışıklık) idi.” Söz konusu kargaşayı, “küçük ihtirasatı (tutkuları) işletmeye alışmış mütereddi (soysuzlaşmış) münevverler” yaratıyorlardı.

 

Takrir-i Sükun Yasası’na dayanarak Meclis’teki muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı da kapatan ve siyasal rejimi monolotik bir yapıya büründüren Kemalist yönetim “inkılâplara” hız vererek toplumu yeni bir kalıba dökmeye çalışmıştır. Ancak bu süreçte hiçbir eleştiriye, muhalif hiçbir görüşe tahammülü yoktur. İnkılâplar tek partili sistemin sağladığı suskunluk ortamında ve gerektiğinde her türlü baskıya başvurarak gerçekleştirilecektir. Öyle ki insanlar şapka giymedikleri için idam edilmeye başlandığında Ege’deki bir kasabada şapka bulamayan adamlar Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayıp, kadın şapkası olduğunun belki de farkında olmadıkları şapkaları kafalarına geçirmişlerdir. İnsanların kafasına fes veya sarık yerine şapka takması modern ve ileri bir adım olarak görülebilir ama bunun bir “toplumsal/kültürel reform” olarak icra ediliş tarzı gözden kaçırılır ve sorgulanmazsa Türk modernleşme süreciyle demokrasi arasındaki ilişki veya ilişkisizlik kavranamaz.

 

Özellikle o günkü dünyanın koşullarına da ters düşmeyen tek parti sistemi siyasi muhalefet ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır. Sistem sadece bir partiye izin verdiğinde ve doğal olarak bu parti de iktidar partisi olduğunda hükümete, iktidar partisine yönelik her türlü eleştiri rahatlıkla vatana, millete, devlete yönelik eleştiri olarak algılanabilir veya böyle gösterilmesi çok kolaydır. Çünkü devletle bütünleşen bu tek parti gerçekten de aynı zamanda devleti işleten asıl siyasi mekanizma olduğu için siyasi eleştiri “vatana ihanet” olarak görülür ve baskı altına alınması kolaylaşır. Nitekim tek parti döneminin sonuna kadar olan budur; her türlü ifade özgürlüğü “vatan, millet Sakarya” edebiyatıyla yok edilmiş ve bu gelenek daha sonraki yıllara da sarkarak günümüze kadar gelmiştir. 

 

* * *

 

Cumhuriyetin kurucularının, Kemalistlerin komünistlerle mücadelesi ise Ocak 1921’de Türkiye Komünist Partisi kurucu kadrolarının Karadeniz’de katledilmelerinde de görüldüğü gibi, daha milli mücadele içinde başlamıştır. Komünistlerin sistemli olarak tasfiye edilmesi yeni cumhuriyetin politikalarının bir parçası haline gelmiştir. Dünya konjonktüründeki gelişmelere bağlı olarak ne zaman bir hükümet Batılı ülkelere bir mesaj vermeye kalksa ilk akla gelen şeylerden biri komünistlerin tutuklanması olmuştur. 

 

Kemalistlerin komünistlerle mücadele açısından izledikleri yöntemler sadece baskı ve yok etmeden ibaret değildir. Bir yandan baskı sistematik olarak sürdürülürken bir yandan da ideolojik mücadele ihmal edilmemiştir. Örneğin daha milli mücadele içinde, Birinci Meclis zamanında Mustafa Kemal’in inisiyatifiyle “resmi” bir komünist partisi kurdurulması sadece yardım almaya çalıştıkları Sovyetler Birliği’ni kandırmaya yönelik bir taktik olarak görülmemelidir. Bunun yanı sıra bir tür ideolojik mücadele de söz konusudur. Nitekim bu eğilim daha sonra da devam etmiş ve 1930’larda Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşlarının kurduğu Kadro Dergisi’nde ve ideolojik faaliyetlerinde görüldüğü gibi, dönemin en önde gelen komünistleri Kemalizmin saflarına katılmışlardır. Ve cumhuriyet tarihi boyunca komünistlerin Kemalizme, CHP’nin temsil ettiği bir sola iltihakı sürüp gitmiştir. 

 

Ancak yine de bu durum yeni kurulan ulus devletin ideolojik aygıtlarının yeterince güçlü, etkili olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla şekillenen tek partili rejimle birlikte devletin baskı aygıtları ideolojik aygıtlarından daha etkili ve daha öndedir. Bu ise iktidarların ve egemen bloğun toplumsal muhalefete yaklaşımının ideolojik ikna ve gönüllü rızaya değil esas olarak baskı ve cezalandırmaya, tasfiyeye dayanması anlamına gelir. Tabii bu bağlamda ifade özgürlüğü ilk kurbanlar arasında yer almak durumundadır.  

 

* * *

 

Tek parti döneminin ardından gelen 1950’li yılların Soğuk Savaş dönemi zaten komünizmle mücadeleyi iyice öne çıkardığı için baştan beri baskı altında olan sol iyice nefes alamaz hale getirilmiştir. Ünlü 1951 tevkifatıyla başlayan dönemde ifade özgürlüğünü katleden yeni iktidar partisi Demokrat Parti’yi on yıl sonra deviren ise 27 Mayıs 1960’ta ordu olacaktır. 1961 anayasasıyla birlikte ifade özgürlüğünün nispeten genişleyen sınırları ordunun anayasayla güvence altına alınan iktidar ortaklığının görülmesini ve eleştirilmesini engellemiştir. Sol, anayasayla kendisine de yaşam alanı açıldığını düşünerek aynı zamanda askeri darbeler sürecini de başlatan bu ilk darbeyi eleştirmekten uzak durmuştur. Bunun bedelini daha sonra 12 Mart ve 12 Eylül’de ödeyecektir.

 

60’lı ve 70’li yıllar her şeye rağmen ifade özgürlüğü ve siyasi muhalefet açısından en gelişkin dönemdir. Açık örgütlenme ve kendisini ifade etme olanaklarını geliştiren sol hareket ciddi bir kitlesel güce ve yaygınlığa ulaşırken mücadelesiyle çeşitli özgürlüklerin alanını da genişletmiş, derinleştirmiştir. Ama bu süreç de önce 12 Mart 1971’de muhtıra darbesiyle kesintiye uğratılmış, ardından da 12 Eylül 1980’deki askeri darbe ile tam anlamıyla asker postalları altında ezilmiştir. Dünya konjönktürünü de arkasına alan 12 Eylül cuntası yaptığı anayasayla toplumu öyle bir deli gömleğinin içine soktu ki, düşünceyi ifade etmek bir yana nefes bile almak zorlaşmıştı.

 

80’lı yılların sonlarından itibaren Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ifade özgürlüğünün asıl hedefi değişen “yakın tehlike” değerlendirmeleriyle birlikte Kürt sorunu haline gelmiştir. Soğuk Savaş yılları boyunca ceza yasasının ünlü 141.ve142. maddelerine dayanarak baskı altına alınan sol düşünce artık eskisi gibi tehlike olarak görülmüyordu. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte “komünizm artık bir tehlike” olmaktan çıktığı için Türkiye’deki ifade özgürlüğü de bu açıdan esneyebilirdi. Nitekim 141. ve 142. maddeler kaldırıldı. Ama 1984 yılında başlayan ve bir süre sonra Süleyman Demirel’in “29. Kürt isyanı” dediği hareketlenmeyle birlikte artık ifade özgürlüğü sorunları esasen Kürt sorunuyla bağlantılı bir şekilde gündeme gelecekti. Hâlâ da öyle olmaya devam ediyor…

 

* * *

 

İfade özgürlüğünün gasp edilmesinin bedeli sadece siyasi alanda ortaya çıkmaz. Elbette bu özgürlük olmadan siyasi muhalefet olamaz ve bu da rejimin karakterinin şekillenmesinde önemlidir ama gerçekte ödenen bedel toplumsal hayatın bütününe yayılır. İfade özgürlüğünün olmadığı yerde ne bilim gelişebilir, ne de sanat ve edebiyat… Bilimin, sanatın, edebiyatın olmadığı, yeterince gelişmediği bir yerde çoraklaşan toplumsal ve kültürel yaşamın neye benzeyeceği ise ortadadır. Dolayısıyla sorun sadece siyasetle sınırlı olmadığı gibi yine sadece solla da sınırlı değildir.  


Öte yandan ifade özgürlüğünün olmadığı koşullarda yine de kendini ifade etmeye uğraşanlar arasında bir tür oto-sansür eğilimi gelişir ve bir zaman sonra artık bu durum kanıksanır, yerleşiklik kazanır. İnsanlar bazı sembollerin yanı sıra dolaylı, imalı ifadelerle dertlerini anlatmaya çalışırken süreç içinde bu şifreli anlatım ciddi bazı sorunlara yol açabilir. Çünkü dil, düşüncenin dışa vurulmasının, ifade edilmesinin aracıdır ama aynı zamanda döner, gelir düşünceyi etkiler, şekillendirir. Bunun bazen farkına bile varılmayabilir. Örneğin “Kürt” denmesinin yasak olduğu koşullarda bu sözcüğün yerine başka bir şey kullanarak, ya da bazı şifreli sözcüklerle dert anlatmayı alışkanlık haline getirerek geçen uzun bir zaman olunca bir noktadan sonra gerçekten de Kürt diye birilerinin olmadığı düşünülmeye başlanabilir. Türkiye’nin düşünce hayatında buna benzer tuhaflıklar ve kaybolmalar, savrulmalar çok görülmüştür.  

 

Özel olarak sol hareketin Türkiye’deki teorik sığlığının altında yatan önemli nedenlerden biri de ifade özgürlüğünün olmamasıdır. Fikirlerin rahatça dile getirilemediği koşullarda sol içinde de verimli bir tartışma, bir düşünce zenginliği gelişmemiş, belli dönemlerde kitlesel olarak hayli güçlenen sol hareketin teorik düzeyi hiçbir zaman fazla ileri gitmemiştir. Tarihi 1920’lere uzanan bir sol hareket içinde teorik çalışmalarıyla dikkati çeken, adı anılan kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu teorik gerilik elbette siyasi sonuçlar da üretmiş ve solun gelişmesini engelleyen bir unsur olmuştur. Türkiye’nin somut koşullarına uygun bir teorik, politik anlayışın gelişmesi engellendiği ölçüde, yanlış bir enternasyonalizm kavrayışının da etkisiyle “şabloncu” bir anlayış fazlasıyla yayılmıştır. Sovyet, Çin, Arnavutluk veya Latin Amerika modellerini tekrarlamaya çalışan bir Türkiye solunun ne kadar başarılı olacağı tahmin edilebilir. Sovyet türü ayaklanma tasavvur eden İstanbul proletaryasını Petersburg proletaryası olarak görmeye başlamış, Çin’deki halk ordusu tarzında örgütlendiğini düşünenler ise ülkeyi yarı-feodal olarak nitelendirip “kurtarılmış kızıl bölgeler” kurmaya kalkışmıştır. Latin Amerika’nın gerillalarını anlamaya çalışır ve benzeri “şehir ve kır gerillası” örgütlenmeleri yaparken Ege’nin efelerinin de bir tür gerilla olduğunun pek farkına varılmamıştır. Ve eğer bu doğrultuda bir devrimci örgütlenme yapılacaksa onlardan öğrenilecek çok daha fazla şey olduğu Türkiye solunun kavradığı bir gerçeklik değildir. Dolayısıyla bu gibi siyasal, örgütsel sorunların temelinde de ifade özgürlüğüne ilişkin sorunların yattığı söylenebilir. 

 

* * *

 

Nihayet solun ifade özgürlüğü için nasıl ve ne kadar mücadele ettiği de tartışma götürür. Elbette sol bu sorunla boğuşmuş ve doğrusu büyük bedeller de ödemiştir ama tutarlı, etkili bir mücadele verdiği, daha da önemlisi bu konuda kendini de eğittiği pek söylenemez. 141-142. maddelerin simgelediği faşizan bir anlayışa karşı yıllar boyunca mücadele edildiği, nice hayatın söndüğü görmezden gelinemez tabii ancak solun sahip olduğu sosyalizm anlayışının demokratik olmaktan uzak bulunduğu da bir başka inkar edilemez gerçekliktir. Sorun sadece ordunun kılıcını atmasını bekleyen, hatta kışkırtan cuntacı, darbeci anlayışlar değildir. Sovyet ve Çin modellerinin taşıdığı sorunları da görebilen ve eleştirebilen bir solun gelişmesi cılız kalmıştır. Bu doğrultuda ortaya konan teorik çalışmaların pek yetersiz olduğu belirtilmelidir. 

 

Bunların ötesinde, sola egemen olan anlayışın demokrasiden ne kadar uzak olduğunu kendi iç ilişkileri ve çatışmaları da açıkça ortaya koymuştur. Çeşitli sol örgütlerin kendi içlerinde çıkan örgütsel tartışmalarda işlenen cinayetlerden nasıl bir örgütsel demokrasinin olduğunu tasavvur etmek mümkündür. Sol grupların kendi aralarındaki silahlı çatışmalarda hayatını kaybeden devrimciler ise daha geniş anlamda sol içi hayatın ve ilişkilerin ne kadar demokratik olduğunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla demokrasi denince ilk akla gelen temel özgürlüklerden ifade özgürlüğüne kendi arasındaki ilişkilerde bu kadar hoyrat, bu kadar katı olan solun toplum genelinde bu özgürlüğü tutarlı bir şekilde savunması beklenemez. Nitekim solun ifade özgürlüğü bağlamında mağduriyeti toplumun vicdanını pek de harekete geçirmemiştir. Yayımlanan bir gazete dolayısıyla binlerce yıl hapis cezası alan bir solcu gazeteciye dünyanın bir çok yerinden ilgi gösterilir ve dayanışma kampanyaları düzenlenirken Türkiye kamuoyunun kılının kıpırdamamasının bir çok başka nedeni de vardır kuşkusuz ama birisi de solun kendisinin bu konuda yeterince duyarlı, ilkeli ve tutarlı olduğuna dair bir güven yaratamamasıdır. 

Bütün bunlar dikkate alındığında demokrasi açısından tarihi pek de parlak olmayan bir solun içinden yirmi birinci yüz yılda ciddi bir “nasyonal-sosyalist”, yani “milliyetçi sol”un ortaya çıkmasına belki de çok şaşırmamak lazım…

 

 

Türkiye’de İfade Özgürlüğü, BGST Yayınları, Kolektif, 2009’da yayınlanmıştır.

 

 Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1839- 1950), sf. 258 

Mete Tunçay ,Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, sf. 144-145