A+ A A-

Sınıflı toplumların olduğu her yerde, her ülkede egemen bir ideolojinin bulunduğunu söyleyebiliriz, ama aynı zamanda resmi bir ideolojinin de olduğunu söyleyemeyiz. Bunun için başka şeylere bakmak gerekir, çünkü resmi ideoloji ile egemen ideoloji aynı şey değildir. 

 

Egemen bir sınıfın olduğu yerde doğal olarak egemen bir ideoloji de olacaktır, ancak bu egemen ideoloji resmi ideoloji biçimine bürünmek zorunda değildir. Aslında egemen ideolojinin resmi ideoloji formatına girmesi egemen sınıfın zayıflığından, hegemonyasını oluşturmak ve sürdürmek için devlet aygıtına ihtiyaç duymasından kaynaklanır. 

Örneğin kapitalist bir toplumsal formasyonun olduğu bir ülke koşullarında egemen sınıf olarak bir burjuvazinin olması doğal ve kaçınılmazdır. Ancak çeşitli tarihsel nedenlerle bu burjuvazi yeterince güçlü değilse sınıf iktidarını oluşturup, güvenle sürdürmesi açısından toplumun, daha doğrusu ezilenlerin/sömürülenlerin rızasına dayanan bir siyasal sistem kurması zordur. Toplumun çoğunluğunu oluşturan ve yönetilen konumda bulunan kitlelerin burjuva egemenliğini gönüllü bir şekilde kabullenip, içselleştirecekleri bir ideolojinin egemen sınıf tarafından geliştirilmesi kolay değildir. Bu burjuva ideolojisinin emekçi sınıflara ait ideolojilerle karşı karşıya geleceği, egemen ve muhalif ideolojiler olarak çatışma içine girecekleri koşullarda toplumun çoğunluğunu kazanmak açısından burjuvazi rahat ve güven içinde olamaz. Bunda pek haksız da sayılmaz; çünkü emekçi sınıfların muhalif ideolojileri, eşitlikçi ve özgürlükçü ideolojiler sömürülenler arasında daha kolay yayılacak ve ciddi bir güç haline gelecektir. Bu durumda egemen sınıf burjuvazi, iktidar aygıtı olarak devlete başvuracak, ideolojik mücadeleyi kazanmak ve bu muhalif ideolojileri geriletmek için hem ideolojik aygıtlarını, hem de baskı aygıtlarını kullanacaktır. Okullardan medyaya kadar uzanan bir dizi ideolojik devlet aygıtı egemen ideolojinin üretimi ve yeniden üretimi için zaten her durumda kullanılır, ancak bunların yetmediği noktada ordu, polis, mahkeme, hapishane gibi baskı aygıtları devreye girer. İşte ekonomik, sosyal, kültürel vb. zayıflıklarından dolayı ideolojik aygıtlardan çok baskı aygıtlarını kullanmak zorunda kalan bir burjuvazi egemenliğini sürdürebilmek için o ülkenin tarihsel ve ulusal koşullarına özgü bir resmi ideoloji oluşturur veya böylesi bir  ideolojiyi oluşturan güçler ve koşullar tarihsel bir sürecin ürünü olarak gelişirler. 

 

Her ülkenin kendi koşullarına göre gelişen bu süreç sonunda ortaya çıkan resmi ideolojilerin adı örneğin Türkiye’de Kemalizm/Atatürkçülük, Arap ülkelerinde Baasçılık, İspanya’da Frankizm veya Arjantin’de Peronizm olabilir. Önemli olan devletin sahip çıktığı, bunun da ötesinde devletle özdeşleşen bir resmi ideoloji olarak ve son tahlilde o ülkedeki egemen toplumsal sistemin sürmesini, yeniden üretilmesini sağlayan bir ideolojik formatta olmasıdır. 

Kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu günümüzde uluslar arası piramidin ortasında veya tabanında yer alan bağımlı ülkelerde bu tür resmi ideolojilerin görülmesi tesadüf değildir elbette. Çünkü bu ülkelerdeki kapitalist gelişmenin sorunlarından dolayı burjuvazi kendini yeterince güçlü hissetmez, bir sınıf olarak egemenliğinin sağlamlığından kuşku duyar. 

 

Devletin baskı aygıtlarının koruyuculuğu altında gelişen ve devletle özdeşleşen, devletin temsil ettiği siyasal sistemle bütünleşen resmi ideoloji aynı zamanda burjuvazi karşısında da bir tür özerkliğe sahip olabilir. Ya da serbest piyasa düzeninde her şeyin bir fiyatı vardır ve burjuvazinin egemenliğini yürütmek ve sağlamlaştırmak için geliştirilen resmi ideolojinin de burjuvazi açısından bir ‘fiyatı’ olacaktır. Böylece devlet aygıtının bel kemiğini oluşturan sivil ve askeri bürokrasi ile resmi ideoloji arasında bir mülkiyet ilişkisi, özel bir bağ oluşması kaçınılmazdır. Kendisini bu ideolojinin gerçek üreticisi ve asıl sahibi olarak gören sivil ve askeri bürokrasi şu ya da bu ölçüde bir özerklik kazanır. Bu özerklik burjuva egemenliğine rağmen veya ona karşı işleyen bir iktidar alanı yaratmaz ama her şeye rağmen serbest piyasada burjuvazinin ödediği bir ‘fatura’ da vardır. Burjuvazi açısından bu fatura, bazen bir iktidar paylaşımı bazen de kendi sınıf iktidarı altında imtiyazlı bir varoluşa göz yummak, kabullenmektir. Uzun vadede değilse de kısa vadede, gündelik politikalarda burjuvazi zaman zaman bu özerklikten zarar görebilir, şikayet eder. Ancak temelde kapitalist formasyonu tahrip eden veya zora sokan bir şey de olmaz. 

 

Resmi ideolojiyi baskı aygıtlarının uyguladığı şiddet ve ceza yöntemleriyle koruyan devlet her şeyden önce düşünce özgürlüğünü yok etmek veya sınırlamak durumundadır. Düşünce özgürlüğünün olmadığı koşullarda ise demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Düşünce özgürlüğünün olmamasının bedeli sadece bir siyasal rejim olarak demokrasiden vazgeçmek değildir, bunun da ötesinde, arasında bilim özgürlüğünün de olduğu sayısız kurbanla birlikte, o toplumun kötürümleşmesi, çölleşmesidir. O ülkenin “geri kalması”nın başlıca nedenlerinden biridir düşünce özgürlüğünün olmaması...

 

Resmi ideoloji devletle özdeşleşip, siyasi sistemle bütünleştiği için yöneltilen her türlü eleştiri sadece bu ideolojiye değil devlete, giderek siyasi sisteme de yöneltilmiş olur. Ya da her istediği durumda devlet aygıtı eleştirileri bu görünüme sokabilir ve böylece yasadışı olarak nitelendirebilir ve rahatça saldırabilir. Dolayısıyla resmi ideolojinin olduğu ülkelerde yasal bir muhalefetin, örgütlü bir siyasi mücadelenin gelişmesi zordur. Zaman zaman gelişen kitle mücadeleleriyle birlikte muhalefet toplumsal bir meşruiyet kazanabilir ve kendisini daha rahat ifade edebilir, ancak kitle desteği zayıfladığı anda daha önce hoşgörülü davranan baskı aygıtları harekete geçecek ve muhalefeti tasfiye edecektir. Çünkü başka türlü resmi ideolojinin egemenliği tehlikeye girer ve onunla birlikte varolan siyasal sistem de krize sürüklenir.

 

Türkiye’de de adına Kemalizm veya Atatürkçülük denilen bir resmi ideolojinin bulunduğu ve yukarıda belirtilen koşulların/özelliklerin genel hatlarıyla yaşandığı bir sır değil. Dağılan çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan Türk ulus devletinin kurucu ideolojisi olan Kemalizm başka şeylerin yanı sıra bir modernleşme paradigması olarak Batılılaşmayı da kendinden öncekilerden (Tanzimat’tan, Meşrutiyet’ten, İttihat ve Terakki’den) devralmış ve bu süreci ulus-devlet koşullarından yeniden örgütleyerek daha ileri noktalara taşımıştır. Ancak gerçekte Batılı olmayan ama modernleşme/çağdaşlaşma süreci olarak Batılılaşmaktan başka bir seçenek de geliştiremeyen diğer bağımlı ülkeler, geç uluslaşan toplumlar gibi Türkiye’de de önce devlet buna karar vererek kendine göre bir yola girmiş, ardından toplumu/halkı aynı yola sürüklemeye çalışmıştır ki, bu süreç ciddi tarihsel/sosyal/dinsel/kültürel çatışmalarla örülüdür. Bu modernleşme sürecinin ürünü ve savunucusu aydınlarla, elitle ve devletle halk kitlelerinin karşı karşıya geldiği koşullarda devletin baskı aygıtlarının da devreye girmesiyle baskıcı, otoriter bir siyasi ve kültürel iklimin gelişmesi kaçınılmazdır. Nitekim devlet,  Türkiye’de veciz bir şekilde sloganlaştırıldığı gibi “halka rağmen, halk için” bu süreci yürütürken hiç de müşfik olmamıştır tabii. Halkını sürekli baskı altına almak, denetlemek durumunda olan bir devletin egemen olduğu toplumsal koşullarda da ‘demokratik bir toplum’un varolması, gelişmesi beklenemez elbette.   

 

Tam bu noktada, özellikle Türkiye’de devletle din kurumunun karşı karşıya gelmesine de dikkat çekmek yerinde olacaktır. Resmi ideolojinin sahibi devlet ve taşıyıcısı ‘devlet aydınları’ doğrunun tekeline sahip olduklarına emindirler. Daha doğrusu resmi ideoloji bir süre sonra bazı fikirler olmaktan çıkıp bir takım tabular haline gelerek, bir düşünce sisteminden çok bir inanç sistemine dönüştüğü için, yine bir inanç sistemi olan dinden pek farkı kalmaz. Böylece doğrunun tekeline sahip olduğuna inanan iki kurumun, devletle dinin karşı karşıya gelmesi, bu tekelin asıl sahibi olmak için çatışması kaçınılmazdır. Diğer gerilim ve çatışma unsurlarına bir de böylesi köklü, derin bir kaynak eklendiğinde o toplumun içinde yaşayacağı politik ve kültürel iklimin nasıl olacağı tasavvur edilebilir... 

 

Hayal dünyası sınırlı olanlar Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya üçgeninin arasına sıkışmış yarımadanın son yüzyılına bakabilirler...