A+ A A-

BUHARLAŞAN FİKİRLER

 

80’li yılların sonlarında gerek uluslararası planda meydana gelen gelişmeler, gerekse ulusal/yerel ölçekte ortaya çıkan sosyal hareketlilik solun/sosyalist hareketin öncelikle dönüp kendine bakmasına, kendini eleştirel bir temelde değerlendirmesine ve hızla derlenip toparlanmasına bir tür çağrı gibiydi. Hatta düpedüz bir çağrıydı!

Gorbaçov’un Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden Yapılanma) politikaları Soğuk Savaşı sona erdirirken İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslar arası sistem de tarihe karışıyordu. Artık güneş altında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı...

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte sola egemen olan politik ve ideolojik iklim de değişiyor, eleştirel ve sorgulayıcı bir süreç hız ve derinlik kazanıyordu. Soğuk Savaş koşulları ve sosyalist hareketin uluslar arası parçalanmasına paralel bir şekilde hemen her ülkede bölünen, parçalanan sosyalist hareket böylece yeni bir döneme, “birlik ve yeniden yapılanma” sürecine giriyordu. Amaçlar üzerinden değil de esas olarak araçlar üzerinden yanlış bir şekilde bölünen sosyalistler bir çok ülkede bu durumu aşmak için harekete geçtiler. Latin Amerika ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu bağlamda önemli ve etkili adımlar atılmıştı: Brezilya İşçi Partisi daha 1979’da kurulmuştu; Uruguay’da Tupamaroların içinde yer aldığı Geniş Cephe, Venezuella’da eski KP’den ayrılan Causa Radikale (Radikal Dava) ortaya çıkmış ve ülkelerinde önemli siyasi güçler haline gelmişlerdi.  İtalya’da Rifondazione (Yeniden Kuruluş), İspanya’da Birleşik Sol, Danimarka’da Kızıl Yeşil İttifakı, Fransa’da Sol Birlik, İsveç’te KP’nin Sol Parti haline gelmesi, Almanya’da PDS, Yunanistan’da Synaspismos (Sol Koalisyon) gibi örnekler ve tabii kazandıkları ciddi  toplumsal destekler Türkiye solu açısından da izlenmesi gereken yolu gösteriyordu... 

 

Ülke içinde ise işçi sınıfının 89 Bahar Eylemleri ile belki de doruğa çıkan bir sosyal-siyasal süreç vardı. Özal’ın bir bakıma hoyratça izlediği neo-liberal politikalarının sona ermekte olduğunu gösteren çeşitli işaretler vardı. Örneğin o yıl yapılan yerel seçimlerde iktidar partisi ANAP yüzde 21’de kalır ve ancak üçüncü parti olurken, İnönü’nün başında bulunduğu SHP yüzde 28 oyla birinci parti olmuş ve üç büyük kent de dahil olmak üzere 50’nin üzerinde kentte sol yerel yönetimleri kazanmıştı. 12 Eylül’ün bir başka mağduru ve Özal’a en sert muhalefeti yürüten Demirel’in başındaki DYP ise yüzde 24 ile SHP’nin ardından ikinci parti olmuştu. 

Ama bu noktaya gelinirken harekete geçen sadece işçiler değildi. Önce 1984’te başlayan yeni bir süreç 20. Yüzyılın son çeyreğinde dünyada görülen en önemli silahlı mücadelelerden birini yaratırken Kürtler de harekete geçiyordu. Yeni bir feminist dalga, “mor iğne”, “siyah giysi” gibi kampanyalarla büyük kentlerde dikkat çekmeye başlayan bir kadın hareketliliği ortaya çıkarmıştı. Üniversitelerde ise öğrenci derneklerinde örgütlenme başlamış, sokaklar yeniden öğrenci gösterilerine sahne oluyordu. Yeni örgütlenme adımları atmakta olan kamu çalışanları ise asıl olarak 90’lı yılların başında en önemli kitle hareketi haline geleceklerdi. 

Böylece Kürtler, işçiler, kadınlar, öğrenciler 12 Eylül’den sonra ilk kez hareket halindeydiler ve solun, sosyalist hareketin bunlarla bir ilişki kurması gerekiyordu. Daha doğrusu toplumsal-siyasal koşullar solun kendini değerlendirmesini zorunlu kılıyordu. Gerek uluslar arası koşullar, gerekse de ulusal koşullar solun eski biçimlerde ilerleyemeyeceğini ve dönüp kendisine bakmasını gerektiriyordu. 

90’lı yıllar ya solun ya da İslamın hegemonyası altında geçecekti. Sol kendisinden beklenen atılımı yapamayınca İslam önce RP ile ‘Adil Düzen’ diyerek en büyük siyasal güç haline geldi, sonra içinden çıkan bir hareketin kendisini yeniden tanımlamasıyla, “muhafazakar demokrat” AKP ile Türkiye’yi yeni bir noktaya getirdi. Yani aslında sol tartışmaya tam zamanında başlamış, birlik ve yeniden yapılanma sorunlarını gündemine almakta pek gecikmemişti ama başaramayınca meydan İslama kaldı. 

 

* * *

 

Temmuz 1989’da sosyalist hareketin çeşitli geleneklerinden/akımlarından gelen 18 kişi, o sıralarda yayınlanmakta olan 22 sosyalist dergiye ve 200 kadar kişiye bir çağrıda bulunarak, “sosyalistler arası birliğin teorik ve tarihsel arka planını, imkan ve şartlarını” görüşmek ve “sosyalist hareketin geçmişi ve bugününü birlik deneyleri ve birlik imkanları bakımından değerlendirmek” üzere bir tartışmalar dizisine davet ettiler. Dergilerden ikişer temsilcinin gönderilmesi istenen ilk toplantıya 172 kişi katıldığına göre çağrı geniş bir yanıt bulmuş, olumlu karşılanmıştı. Yani zamanında yapılmış, şartları olgunlaşmış bir inisiyatifti. 12 Eylül’ün üzerinden 9 yıl gibi hayli uzun bir zaman geçmiş olmasına karşın hala toparlanamayan, 70’li yılların ikinci yarısında ulaşmış olduğu ‘toplumsal hareket’ düzeyinin menkıbeleriyle oyalanan bölük pörçük sosyalist hareket saflarında ‘birlik’ sihirli bir sözcük haline gelmişti. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da meydana gelen gelişmeler de hem kafaları iyice karıştırıyor, hem de solun her parçasının dünya-tarihsel ölçekteki bu olayları kendi başına kavrama, çözümleme çaresizliğini derinleştiriyordu. Ayrıca uluslar arası sosyalist hareketin geçirmekte olduğu değişimler karşısında eski bölünmelere, kutuplaşmalara dayanan, en azından bu durumdan beslenen bölünmeler de eski anlamlarını yitirmeye başlamıştı. Uluslar arası ölçekte meşru olmayan ulusal/yerel ölçekte nasıl meşru olmaya devam edebilirdi?  

Böylece 12-13 Ağustos ve 19 Ağustos’ta İstanbul’da Kuruçeşme’deki Mülkiyeliler Birliği Lokali’nde yapılan- bu nedenle adına ‘Kuruçeşme Süreci’ de denilen- toplantılara ilgi hayli fazla oldu ve sosyalist hareketin saflarında da bir umut, bir canlanma yarattı. Bu ilk üç toplantının sonucunda Birlik Tartışmalarını Düzenleme Kurulu (BTDK) oluşturulacak ve bir yıla yayılan bir zaman içinde bu kurulun düzenlediği oturumlarla sosyalist hareketin birlik ve yeniden yapılanma sorunları sistemli bir şekilde tartışılacaktı. Daha sonra her biri birer kitapçık haline gelen tartışma başlıkları şunlardı: 1- Demokrasi Mücadelesi ve Devrim Perspektifi; 2- Sosyalist Demokrasi; 3- Enternasyonalizm; 4- Program anlayışları; 5- Ulusal Sorun ve sosyalist örgütlenme; 6- Türkiye’nin Toplumsal Dinamikleri; 7- Birlik ve Parti... 

Bu başlıklar nasıl bir tartışmanın cereyan ettiğine ilişkin de genel bir fikir veriyor. 

89 Temmuzu’ndan 90 Ağustosu’na kadar süren bu tartışmalar sonucunda iki yasal parti, Sosyalist Türkiye Partisi (STP) ve Sosyalist Birlik Partisi (SBP) ve bir blok (Devrimci Sosyalist Blok) önerisi şekillendi. Partiler kurulacak ama “bir devrimci işçi partisi”ne geçiş biçimi olarak tanımlanan blok hayata geçemeyecekti.

1990 Nisanında katılımcılar arasında netleşen “devrimci-reformcu” ayrımı, kendilerini “devrimci tarafta” görenlerce yapılan bir yazılı açıklamada şöyle ifade ediliyordu: “Bir küme kapitalizmin tarihsel olarak varlığının ortadan kaldırılması için bir toplumsal devrim programı çerçevesinde birleşmeye ve dünya ölçeğinde yürütülecek bir mücadele çerçevesinde emperyalizmle çatışmayı program yaklaşımının temeline alırken, ikinci bir küme kapitalizm ile bir arada yaşamaya ve dünya ölçeğinde emperyalizm ile uzlaşmaya dayalı bir başka perspektifle buluşmakta ısrarlı olmuştur.”

Türkiye sosyalistlerinin birlik ve yeniden yapılanma girişimi uzunca bir zamana yayılan sancılı, dolambaçlı bir yol izledi. BTDK, “sosyalistler arası birliğin tarihsel ve teorik imkanlarını” ararken örgütsel-pratik adımların atılmasını daha sonraya bırakmıştı. Bu yüzden sürecin başarısızlığa uğradığı, hayli ciddi, sistemli bir şekilde örgütlenen tartışmaların bir sonuca ulaşmadığı söylendi, ama şu bir gerçek ki BTDK sürecindeki buluşma ve tartışmalar olmasaydı, daha sonrası olmazdı; yani bir koldan ilerleyen ve Mart 1994’te yerel seçimlerde yapılan ittifak, Birleşik Sosyalist Alternatif (BSA) ve ardından 1994 Haziranında kurulan Birleşik Sosyalist Parti (BSP) kurulamazdı. Bir başka koldan ilerleyen Kitlesel Sol Parti ve Geleceği Birlikte Kuralım (GBK) gibi oluşumlar ortaya çıkmayabilir ve bu iki koldan ilerleyen güçler Ocak 1996’da ÖDP’de buluşamazlardı. Çünkü pek farkında olunamadı ama BTDK ile ÖDP gibi hayli geniş bir buluşmanın fikri ortamı olgunlaştırılmıştı. 1990 yazından 1996 kışına kadar geçen zaman bu fikri yığınağın işlenmesi, sindirilmesi süreciydi. 

 

* **

 

Kuruçeşme’de yapılan fikri yığınak sosyalist demokrasi ekseninde çoğulcu ve demokratik bir ilişki biçiminin solun kendi içine doğru yayılmasının yollarını açtı. Sosyalist hareketin farklı kesimlerinin birbirlerini dinledikleri, birbirine tahammül ettikleri bir ortamdı Kuruçeşme. Hareket geleneği ile parti geleneği ilk kez doğrudan temasa geçti ve birlikte olmanın yollarını aradı. Solun birliği ve yeniden yapılanması tartışılırken toplumsal muhalefet de yeniden ele alınmaya ve Türkiye solu kadın sorununu, cinsiyetçiliği, çevreciliği tanımaya ve doğrudan sınıfsal olmayan talepler etrafında şekillenen yeni toplumsal hareketleri tartışmaya başladı. Kürtler zaten çok daha önce harekete geçmiş oldukları için sosyal-şovenizm de eski biçimleri içinde durmuyordu. Böylece sosyalist hareket kendini eğitmeye, Marksizmin ekonomist ve dogmatik yorumlarını aşmaya başladı ki, daha sonraki süreç açısından bunlar çok önemli kazanımlardı. 

Çoğulculuk fikri ilk kez solda bu kadar ciddi bir şekilde ele alınırken solun birliğine de “aritmetik bir toplam” olarak yan yana gelmenin ötesinde bakılmaya başlanacaktı. Yani sadece güçlerin birleşmesi değil yeniden yapılanması, öteden beri varolan ideolojik-politik zihniyetin, anlayışların da sorgulanması gündeme geldi. Doğrunun tekeline sahip olma anlayışı aşınırken, Troçkizm de dahil olmak üzere, solun tüm seksiyonları meşru olarak görülmeye başlandı. Kendi arasındaki sorunları çözmek için şiddete başvurmaya yatkın bir sol için bu, çok önemliydi.

Sol ortak bir çatı altında bir araya gelebilir, bu, hem doğrudur, hem de ihtiyaçtır, fikri gelişti.

Ama aynı zamanda birliğin “yukarıda birkaç kişi arasında” yapılacak görüşmelerle çözülecek bir şey olmadığı, mutlaka daha geniş alanlara yayılması ve politik mücadelenin içinde yan yana gelerek, birlikte yürünmesi gereği de vurgulanıyordu. Sınıf mücadelesi içinde, toplumsal karşılığı bulunmayan ayrışmaların gerçeği yansıtmadığı ve anlamlı olmadığı fikri gelişmeye başladı ki, daha sonra ortaya çıkan BSP ve ÖDP gibi birleşik parti deneyimlerinin arka planında bu vardı. Ayrılığı sol hem kendine, hem de topluma tatmin edici bir tarzda izah edebilmeliydi, edemiyorsa orada bir sorun var demekti. Yanlış temellerde bir bölünmenin farkına varılmaya başlanmıştı. Böylece “devrimci kitle partisi” gibi bir fikre doğru ilerlenirken eski “devrimci-reformcu” ayrışmasına da daha farklı bakılacaktı. Böylesi bir kitle partisi içinde farklı kanatlar olabilir, bu kanatlar devrimci ve reformcu olarak saflaşabilirdi. Yani devrimciler ve reformcular aynı kitle partisi içinde yer alabilir, yan yana durabilir, aynı siyasi hedeflere doğru birlikte mücadele edebilirlerdi. Bu, çok önemli bir perspektif ve geçmişi aşan bir düşünüş biçimiydi. 

 

* * *

 

Ama aynı zamanda bütün bunlar solda eşitsiz bir şekilde yaşanıyor, sindiriliyordu; hem siyasi gruplar/örgütlenmeler açısından, hem de siyasi kadrolar ve tek tek kişiler açısından büyük bir eşitsizlik ve dengesizlik vardı. Bu durum ve süreci belirli hedeflere doğru sevk ve idare edecek kadroların yetersizliği ÖDP’nin başarısızlığını ve ardından da geriye savruluşu getirecekti. Bu sonuçta sözü edilen eşitsiz birikimin yanı sıra hedefe ulaşmakta gösterilen acelecilik, Türkiye solu gibi bir hareketin birlik ve yeniden yapılanma sürecini üç yıl gibi kısa bir süre içinde sonuca ulaştırmayı tasavvur etmek ve olamayınca da bir tür hayal kırıklığı içinde dağılmak üzerinde çokça durulması, uzunca düşünülmesi gereken bir durumdur. Yarım yüz yılı aşan bir tarihin sosyalistlerin önüne getirip yığdığı sorunlar hiç de üç yılda aşılabilecek türden değildi ama ÖDP süreci üç yılda sonlandı...

Sosyalist hareketin önemli bir bölümünü kapsayan, başlıca akımlarını içine alarak solun son çeyrek yüzyıldaki birikimine nüfuz eden, varolan sol potansiyeli bir ölçüde harekete geçiren bir birlik ve yeniden yapılanma projesi olarak ÖDP’nin başarısızlığı 12 Eylül sonrasında solun en ciddi atılımının başarısızlığa uğramasıydı. Aslında 1989 yazında Kuruçeşme’de başlayan 10 yıllık çok önemli bir süreç, çeşitli uğraklardan geçerek, farklı örgütsel ve siyasal biçimler içinde ilerleyerek ÖDP ile bir noktaya gelmiş ve başarısızlıkla sonlanmış oluyordu. Böylece 10 yıl gibi uzunca bir dönem biterken ortaya çıkan başarısızlığın da derine giden, tahrip edici etkileri vardı. 

1989 yazında başlayan bir süreç, yarattığı örgütsel-pratik biçimleriyle başarısız olmuş ve sona ermiştir ama teorik-ideolojik birikimi ve kazanımları da buharlaşmış olabilir mi? Sağlam fikirler kolay buharlaşmaz. Sosyalist harekette görülen uluslar arası bir dalganın biraz geç ulaşan salınımlarıyla birlikte Türkiye’de de yaşanmış olan bu süreçte tanımlanan sorunlar ortada durmaya devam ediyor, hem de çözümleri daha da zorlaşmış, daha da karmaşıklaşmış bir biçimde... Daha da zor, çünkü deneyip de başarısız olununca gelinen yer henüz denemeden bulunulan yerden daha geri, daha sorunludur ki, solun şu anki durumu budur.

Ve bütün bunlardan dolayı da “buharlaşmamış fikirler” doğrultusunda solda yeni bir sürece gerek vardır.

 

 

 

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Dizisi - SOL, İletişim Yayınevi, 2007 yılında yayımlanmıştır.