A+ A A-

1970’li yılların ilk yarısında solun ezilmesine sahne olan Türkiye, ikinci yarısında, 1974-80 arasında ise solun, sosyalist hareketin önemli bir yükselişine sahne oldu. Türkiye, bu yıllarda, daha önce görmediği ölçüde siyasi bir kitle hareketliliğine ve örgütlenmesine tanık olurken “Emperyalizmin Zayıf Halkası: Türkiye” başlıklı kitapların yazılması bile yadırganmıyordu. Ulusal etkenlerin yanı sıra uluslararası komünist hareketin o yıllardaki kutuplaşmasının da - Sovyet, Çin, Arnavutluk- baskısı altındaki Türkiye sosyalist hareketinin hayli bölünmüş, parçalanmış yapısına rağmen “devrimci kitle hareketi” tarzında varolan örgütlenmelerinden biri de Kurtuluş Hareketi idi. Haziran 1976’dan itibaren yayınlanmaya başlayan Kurtuluş Sosyalist Dergi’nin tirajı 15 bin civarında, Ocak 1978’den itibaren yayınlanan Haftalık Kurtuluş Gazetesi’nin tirajı ise 30 bin civarındaydı. Siyasi kampanya dönemlerinde gazetenin satışı 40 bine kadar çıkarken, 20 kadar ilde ciddi kitle bağlarına ve örgütlenmesine sahip olan hareketin düzenlediği kitle gösterilerine on binlerce kişi katılıyordu. 

 

** *

 

12 Mart döneminde örgütlenmesi ve önder kadrosu hemen tümüyle yok edilen THKP-C’den geriye kalan militan unsurların “kurucu çekirdeğini” oluşturduğu Kurtuluş, kendisini THKP-C’nin eleştirisi üzerine inşa etmişti. Bunun tek nedeni kurucu kadroların THKP-C içinde faaliyet göstermiş olmaları değildi, ama aynı zamanda içinden geldikleri örgütlenmenin Türkiye sosyalist hareketinde bir “yol ayrımı” yarattığına inanıyorlardı. THKP-C “kendi sağından medet uman” geleneksel soldan devrimci bir kopuş, kendi öz gücüne güven duymanın bir ifadesiydi. Ve örneğin THKO’dan farklı olarak, bu devrimci anlayışı teorik bir bütünlüğe ve iç tutarlılığa kavuşturmaya çalışmasıyla da dikkati çeken bir örgütlenmeydi. THKP-C’ye bu tür tarihsel bir “mana ve ehemmiyet” yükleyen Kurtuluş, bunun ötesinde Mahir Çayan tarafından geliştirilen teorik tezleri ve örgütün izlediği siyasal-pratik çizgiyi sistemli bir eleştiriye tabi tutarak kendi ideolojik-siyasi kimliğini oluşturmuştu. Kitle hareketinin hızla geliştiği o yılların özellikleri dikkate alındığında, başka örgütlere/hareketlere kıyasla teorik çalışmayı ciddiye alan Kurtuluş, içinden çıkıp geldiği hareketin tezlerinin yanı sıra sosyalizmin başlıca sorunları üzerine de görüş geliştirmeye çalışmıştır. 

THKP-C’nin sistematik eleştirisine öncü savaşı anlayışını ele alarak başlayan Kurtuluş, bu bağlamda Çayan’ın “politikleşmiş askeri savaş stratejisi” diye adlandırdığı çizginin işçi sınıfına dayanmadığını ve kitleden kopuk bir mücadele anlayışı olduğunu vurgulamıştır. Mahir Çayan’ın ‘Kesintisiz Devrim’ yazılarında ortaya konan bu strateji gerçekten de özgün bir dünya ve Türkiye analizine dayanır. Dünyada “emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin” yaşanmakta olduğunu söyleyen Çayan, Türkiye gibi bağımlı ülkelerde emperyalizmin bir iç olgu haline geldiğini, sürekli bir milli krizin bulunduğunu, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiğini, halk kitleleri ile oligarşi arasında suni bir dengenin kurulduğunu, öncü savaşıyla bu dengenin bozulmasının ve halkın devrime kazanılmasının mümkün olduğunu ileri sürer. Ve bütün bu devrim sürecinde işçi sınıfının ancak ideolojik öncülüğünden söz edilebilir... 

Bu görüşleri bütünlüklü bir eleştiriye tabi tutan Kurtuluş, THKP-C içinden çıkıp da işçi sınıfını siyasal çalışmasının, örgütlenmesinin merkezine oturtan, bir süre sonra görüşlerini “proletarya sosyalizmi” olarak nitelendiren tek harekettir. Partileşme sürecinin “modern sanayi proletaryası” temelinde gerçekleşmesi gerektiğini savunurken devrimde proletaryanın “ideolojik öncülüğü”nü ikameci bir anlayış olarak mahkum eder ve proletaryanın fiili önderliğine vurgu yapar. THKP-C’nin içinden çıkan veya devamı olduğunu ileri süren başka hiçbir örgütte işçi sınıfına bu tür bir yaklaşım görülmez. Hemen tümü için işçi sınıfı “devrimci güçlerden biri” olarak değerlendirilmiştir. Hatta kendilerini tanımlarken de sosyalizmden, komünizmden çok devrimcilikten söz ederler. Tarihi THKP-C’ye bağlananlardan sadece Kurtuluş’ta görülen işçi sınıfına bu yaklaşım ve kendisini devrimci olarak nitelendirmenin yanı sıra sosyalist, “proletarya sosyalisti” olarak da adlandırma, onu diğerlerinden ayırırken  sosyalist hareket içinde de kendine özgü bir yer kazandırmıştır. THKP-C’den doğan diğer siyasi hareketlerin hemen tümü “popülist” olarak nitelendirilebilecek doğrultularda, halkçı-devrimci çizgiler geliştirirken Kurtuluş daha komünizan bir çizgide ilerlemiş, bazen III. Enternasyonal geleneğine yaklaşan, ama esas olarak da bu çizgiye ve tarihe eleştiriler yönelten bir sosyalizm anlayışı geliştirmiştir. 

Türkiye için öngördüğü ve “anti-oligarşik demokratik halk devrimi” olarak tanımladığı devrimde işçi sınıfına tanıdığı misyondan Çayan’ın evrim-devrim aşamalarının iç içe geçmesi veya sürekli kriz saptamalarını eleştirirken dayandığı diyalektik ve tarihsel materyalizm kavrayışı ya da “proletarya partisinin örgütlenme ve çalışma tarzı” üzerine söyledikleri ilk bakışta Kurtuluş’u III.Enternasyonal geleneğine yaklaştıran, hatta bu gelenek içinde değerlendirmesine yol açabilecek unsurlardır. Nitekim bunlara bakarak Türkiye solunda bazı odaklar Kurtuluş’u “Sovyetçi blok” içinde görmeye çalışmışlardır. Ama bu geleneğin sonuçta reel sosyalizme ulaştığı, Marksizmin bu ekonomist yorumunu ve sosyalizmin bu bürokratik modelini ürettiği düşünülecek olursa Kurtuluş bu gelenek içinde değerlendirilemez. Tam tersine Kurtuluş en baştan itibaren bu sosyalizm anlayışının dışında kendisini kurmaya çalışmıştır ve bu açıdan THKP-C’nin ideolojik konumunun ve devrim anlayışının III. Enternasyonal geleneğinin dışında olması Kurtuluş için belirleyici bir tarihsel referanstır. “Şablonculuğu” reddeden, enternasyonalizm adına dönemin uluslararası merkezlerinden birine- Moskova, Pekin, Tiran- biat etmeyen bir anlayış THKP-C’den gelen diğer gruplarla birlikte Kurtuluş’u da “orta yolcu” denilen bir konuma yerleştirmiştir. Bu bağlamda şablonculuğa karşı çıkılır ve Sovyet-Çin çatışmasında taraf olunmazken, her iki devletin de izlediği “büyük devlet” politikaları enternasyonalizmi ayaklar altına alıyor ve son tahlilde Marksizmin aynı yorumundan besleniyordu. Dolayısıyla asıl sorun bu yorumu aşmak, yeni ve devrimci bir yorum getirmekti ki, daha sonraki yılların sosyalist demokrasi tartışmaları bunun ifadesi olacaktı. Ho Şi Minh’e, Che Guevara’ya yapılan başvurular, Amilcar Cabral gibi Afrikalı devrimciler veya Sandinistler gibi Latin Amerikalı devrimci hareketlere gösterilen ilgi hep bu büyük devlet politikalarına duyulan tepkiler ve enternasyonalist arayışların ürünüydü.  

Öte yandan, devrim anlayışının bir “toplumsal devrim” olarak şekillenmesi ve “öncü savaşı”nın kitlelerden kopukluğunu eleştirirken şiddet yöntemini reddetmemesi ama silahlı mücadeleyi “siyasi mücadelenin bir biçimi, en üst biçimi” olarak değerlendirmesi de Kurtuluş’u geleneksel soldan ve dönemin III.Enternasyonal anlayışından ayıran görüşlerindendi. Yine örneğin anti-oligarşik devrimin anti-kapitalist olacağını, daha en başından kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini tasfiyeye yönelik adımlar atmak zorunda kalacağını belirterek, “anti-kapitalist demokratik devrim”den söz etmesi de dikkat çekici, hatta cüretkar bir kavramlaştırmaydı. Yani eldeki şablonlara, teorik formatlara göre değil, somut koşullara ve duruma uygun formüller geliştirilmeye çalışılıyordu.

Ama bu bağlamda belki de en önemlisi, Kürt sorunu ve Kemalizm konusunda geliştirdiği  görüşler ve bu arada THKP-C’ye yönelttiği eleştirilerdir. Mahir Çayan’ın Kemalizmi “küçük-burjuvazinin en sol kanadının milliyetçilik temelinde anti-emperyalist tavır alışı” olarak değerlendirmesini ve “vasıtasız yedek” olarak devrimin müttefikleri arasında görmesini yenilgiye götürecek nitelikte bir hata olarak eleştiren Kurtuluş, bu konuda THKP-C’nin de geleneksel soldan tam olarak kopamadığını belirtir. Eskisi gibi Kemalizmden medet umulmasa da, onu hala müttefikler arasında görme ve buna uygun tarzda bir ilişki kurma çabası Kürt sorununa da şovenizmden kurtulan bir perspektifle bakılamamasını getirmiştir. Kurtuluş’a göre, Cumhuriyetin kurucu ve egemen ideolojisi Kemalizmin bir burjuva ideolojisi olduğuna kuşku yoktur ve devrimde müttefik olarak düşünülebilmesi de mümkün değildir. Zaten Kemalistlerin müttefik olduğu bir durumda Kürtlerin bu devrimin yanında yer alması mümkün değildir. Birinci Dünya Savaşı’nda dağılan imparatorluğun yerine Türk ulus devleti kurulurken Kürtleri baskı altına alan ve Kürt sorununa demokratik bir çözüm getirmeyenler yeni devletin yönetimindeki Kemalistlerden başkası değildir. Dolayısıyla Kurtuluş’a göre, hem Kemalistlerle, hem de Kürtlerle birlikte olmak tarihen de, siyaseten de olanaksızdır. THKP-C Kemalistleri müttefik olarak belirlerken Kürtlere karşı bilinçli bir tercihte bulunmamıştır ama sonuçta Kürt sorununa enternasyonalist bir perspektiften de bakamamıştır. Kürt sorununa bu yaklaşımı ve örgütlenme konusunda geliştirdiği “seksiyon modeli”, özerk örgütlenme anlayışı, demokratik merkeziyetçilik kavrayışı ve Leninist örgütlenme konusunda Kurtuluş’u geleneksel soldan ayırırken aynı zamanda demokrasi açısından da eğitiyordu. Demokratik mücadele alanında anti-emperyalist ve anti-faşist olmanın yeterli olmadığını anti-şovenist de olmak gerektiğini ısrarla ileri süren ve bu nedenle de başlangıçta kitle örgütlerinde tecrit edilmekle yüz yüze kalan Kurtuluş’un solda anti-şovenist bir anlayışın gelişmesi açısından sosyalist harekete taşıdıkları, Türkiye solunu bu açıdan etkilemesi en önemli ve olumlu rollerinden biri olarak görülmelidir. 

Faşizm ve devlet konusundaki görüşleri ise Kurtuluş’u sadece geleneksel soldan değil hemen hemen solun tümünden ayıran bir başka alan olmuştur. 70’li yılların aynı zamanda Türkiye’nin en örgütlü ve militan faşist hareketine sahne olduğu hatırlanacak olursa, sosyalist hareketin de bir tür varlık-yokluk sorunu olarak bir anti-faşist mücadelenin içine girmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu anti-faşist mücadele sosyalist hareketin kitleselleşmesinde belirleyici bir rol oynarken, faşizm ve devlet üzerine hararetli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kurtuluş’un devlet sorunu ve faşizm üzerine yaptığı teorik çalışmaların sonucunda ortaya koyduğu görüşler başkalarıyla çakışmamıştır. THKP-C’den devralınan “oligarşik diktatörlük” değerlendirmesinde egemen azınlık olarak oligarşinin sınıfsal bileşimi emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvaziyle birlikte “az veya çok feodal karakterli büyük toprak sahipleri” olarak tanımlanıyor ve “oligarşik devlet” de kapitalist devletin örtülü bir diktatörlüğü olarak ifade ediliyordu. Yani oligarşinin egemenliğini gizleyen, örten bir takım kurumlar ve ilişkiler -parlamento, siyasi partiler ve seçimler, kısıtlı da olsa çeşitli hak ve özgürlükler, vb.- söz konusuydu ama anti-demokratik bu devlet yapısı gerektiğinde faşizme geçişe de çeşitli olanaklar sağlayan gerici ve baskıcı bir nitelikteydi. Kapitalist devletin “açık bir diktatörlüğü” olarak faşist devlet, solun önemlice bir kesiminin iddia ettiği gibi Türkiye’deki devletin varolan biçimi değildi, sürekli bir faşizm yoktu, ancak faşizm sürekli bir tehditti ve devletten de desteklenerek hayli güçlenmiş olan faşist harekete karşı aktif bir kitle mücadelesi verilmesi şarttı. 

Bu noktada “kitle çizgisi”ne uygun eylemlerden söz eden Kurtuluş, kitle mücadelesini geliştiren, ileri doğru götüren eylemlerin meşru ve devrimci olduğunu, bu özelliği taşımayanların ise yanlış olduğunu vurgulayarak kendi eylem ve mücadele anlayışını şekillendirmeye çalışmıştır. Kitle çizgisine ilişkin bu açıklama tabii ki subjektivizm içeriyordu, ama yine de nesnel koşulların, somut durumun dikkate alınmasını öngörüyordu ve bu yanıyla hayli önemliydi. Nitekim Kurtuluş o dönemde kitle mücadelesinin gelişimini kavramaya ve eylem anlayışını da buna dayandırmaya çalışan bir hareket olmuştur. Bu anlayışın her zaman başarılı bir eylem çizgisi ürettiği söylenemez tabii, ama militanların siyasi eğitiminde ve mücadeleye bakış açılarının gelişmesinde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. 

Nihayet sosyalist hareketin parçalanmış yapısını kabullenmemek ve solun birliğinin sağlanması için çaba harcamak Kurtuluş’un ayırt edici özelliklerinden bir diğeri olmuştur. O dönemdeki ayrılıkların birçoğunun inandırıcı, başkalarını ikna edici açıklamalara sahip olmadığını düşünen Kurtuluş böylesine irrasyonel bir yapı ile siyasal ve toplumsal mücadelede alınacak mesafenin sınırlarının farkındaydı. Onun için de sosyalist hareketteki parçalanmanın daha makul sınırlara doğru çekilmesi için belli bir ideolojik ve siyasi çaba içinde olmuş ama somut bir sonuç elde edememiştir. Bunun nedeni ise sonuçta kendisinin de monolitik bir sosyalizm anlayışına sahip olması, birlik çağrılarının “gelin bana katılın” anlamını taşımaktan kurtulamamasıdır. Bu durum ancak 12 Eylül sonrasında, 1980’lerin ikinci yarısında gelişen ‘sosyalist demokrasi’ anlayışıyla değişecekti.

 

* * * 

 

Bu ideolojik-siyasi çizgisiyle 12 Eylül 1980’e kadar gelen Kurtuluş, 12 Eylül’le birlikte askeri bir diktatörlük oluştuğunu ilan ettiğinde faşist diktatörlükten söz eden solun hemen tümünden farklı bir saptamada bulunuyordu. Cunta ya faşist hareketle bütünleşerek ve toplumun içine doğru nüfuz ederek, örgütlenerek faşist bir diktatörlüğe dönüşecekti, ya da bir açık diktatörlük olarak faşist diktatörlükten aşağı kalmayan baskı ve zulmüyle toplumsal muhalefeti ezip, tekelci burjuvazinin talepleri doğrultusunda düzenlemeler yaptıktan sonra geri çekilecekti. Türkiye’nin yakın tarihi ikinci seçeneği öne çıkarıyordu ama cuntanın izleyeceği yolu belirleyecek olan uluslararası ve ulusal plandaki somut gelişmelerdi. Nitekim ikinci seçenek doğrultusunda ilerlendi ve üç yıl kadar devam eden askeri diktatörlük adım adım yerini yeniden oligarşik diktatörlüğe bıraktı. 

12 Eylül cuntasına karşı belli siyasi hareketlerle birlikte mücadele etmenin yollarını arayan Kurtuluş, bunun mümkün olmadığını görerek kitle hareketinin yeniden yükselişine hazırlanmak üzere örgütlü bir şekilde, büyük şehirlere ve proletaryanın içine doğru “geri çekilme” kararı almış ve 80’li yılların ilk yarısında bunu uygulamıştır. Böylece sınırlı bir örgütlenmeyi ayakta tutmakla birlikte siyasi faaliyetini istikrarlı bir şekilde sürdüremeyen Kurtuluş’un umut bağladığı kitle hareketinin yeniden yükselişi doğrusu bir hayli gecikmiştir. Örneğin 1989 ilkbaharı ve yazında “Bahar Eylemleri” diye adlandırılan yoğun ve yaygın işçi eylemlerinden “kitle hareketinin yeniden yükselişi” olarak söz edilebilirse eğer, artık bu tarihte Kurtuluş’u sosyalist hareketin diğer parçalarından ayıran daha yaygın ve güçlü bir örgütlenmesinden söz edilemezdi. 

Bu tarihlerde Kurtuluş, örgütlenmesiyle ve kitle hareketine nüfuz etmesiyle diğer sosyalist örgütlenmelerden ayrılmıyordu ama bir süredir sergilediği teorik performansla, “sosyalist demokrasi” başlığı altında yürüttüğü tartışmalarla ayrılıyordu. Nitekim bir süre sonra sosyalist  hareketin gündemini belirleyen bu tartışmalar, tarihsel olarak tasfiye olmakta olan reel sosyalizmden farklı, onun eleştirisini de içeren devrimci bir sosyalizm anlayışını Türkiye solunun önüne getiriyordu. Sosyalist demokrasi ve çoğulculukla ilgili tartışmalar ve görüşler o zamana kadar varolan sosyalizm anlayışının tepesine “şapka gibi” geçirilecek bir şey değil o zamana kadar geliştirilen tüm görüşlerin yeniden ele alınması, bu eksende bütünlüklü bir şekilde yoğrulması ve yorumlanması demekti. Nitekim çoğulcu ve demokratik bir sosyalizm anlayışı sola nüfuz ettikçe örgütlenme alanındaki yaklaşımı da değiştirecek, araç-amaç arasındaki bağın yeniden ele alınmasını sağlayacak ve uluslararası sosyalist harekette esmeye başlamış olan belirli bir ideolojik rüzgarın da etkisiyle, Türkiye sosyalist hareketi bir “birlik ve yeniden yapılanma” sürecine girecekti. Kurtuluş’un bu bağlamda olumlu bir rolü ve etkili bir çalışması olduğu söylenebilir. Ama sonuçta, 1989’dan 2000’e kadar devam eden ve çeşitli yollardan ilerleyen, değişik biçimler alan bu süreç maalesef başarılı olamamıştır. Ve hiç kuşkusuz bu sonuçta da Kurtuluş’un önemli bir payı ve sorumluluğu vardır.

 

* * *

 

Yirminci yüzyılın tarihine bakıldığında ülkelerinde devrimlere öncülük etmiş, toplumlarının tarihinde silinmeyecek izler bırakmış siyasi örgütlenmelerin bu rollerini, aşağı-yukarı ortaya çıkışlarından sonraki 20 yıl içinde oynadıkları görülür. Uluslararası ve ulusal koşulları iyi değerlendiren bir devrimci örgüt, eğer başarabileceği bir şey, gerçekleştirebileceği bir misyon varsa, gerçekten de kuruluşunun ardından geçen yaklaşık 20 yıl içinde bunu yapmıştır. Bir ülkenin yaşamında 20 yıl az değildir, hele de bir devrimci örgütün yaşamında 20 yıl çok daha fazla bir şeydir; o örgütü kuran ve kimliğini oluşturan kuşağın siyasi faaliyeti genel olarak bu süreyi kapsar ve “siyasi rüştünü ispata” yeterlidir. Bir örgüt, birçok nedenden dolayı ve pek çok koşula bağlı olarak bir “marifet sergileyecekse” bu süre içinde bunu yapar. Yapamıyorsa, bir yerlerde yapılmış bir yanlışlık, uluslararası veya ulusal koşullarda bir uygunsuzluk, bir zamanlama hatası, tarihsel olarak geç veya erken ortaya çıkma gibi bir sorun veya buna benzer bir şey vardır. Ve söz konusu örgüt bu ilk 20 yılı izleyen yıllarda da bir şekilde varlığını sürdürse bile daha sonra o ülkenin/toplumun kaderini etkileyecek düzeyde bir rol oynaması pek az görülen bir durumdur. 

Böylesi bir tarihsel perspektiften bakıldığında ne Kurtuluş’un, ne de bir parçası olduğu Türkiye sosyalist hareketinin siyasi rüştünü ispatlamış olduğu söylenebilir. Diğerleri gibi Kurtuluş açısından da “iz bırakıcı” faaliyet olarak ne varsa 12 Eylül 1980 öncesindedir ve artık çeyrek yüzyıl geride kalmıştır. Aynı dönemde ortaya çıkmış birçok devrimci örgütlenme gibi 12 Eylül’ün çizmeleri altında veya daha da önemlisi 90’lı yılların başında çöken Berlin Duvarı’nın yıkıntıları altında yok olmamasının bir anlamı vardır tabii. Benzer dayanıklılığı göstermiş az sayıdaki devrimci örgütle birlikte bugün Türkiye’nin kaderini değilse de hayli küçülmüş, daralmış sosyalist hareketin kaderini etkileyecek bir role aday olmaya devam ediyor. Ve eğer Kurtuluş, böylesi bir rolü gerçekten oynayabilecekse bu, sosyalist demokrasi tartışmalarının ona kazandırdığı kimlikle, bakış açısıyla, sosyalizm kavrayışıyla olacaktır, başka bir şeyle değil...

 

 

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Dizisi-SOL, İletişim Yayınevi, 2007 yılında yayınlandı.