A+ A A-

4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin, “erken cumhuriyet”in belki de en önemli dönüm noktasıdır. Çünkü cumhuriyetin siyasal rejimi bu süreçte şekillenmiş, 1925-29 yılları arasında yürürlükte kalan bu kanun sayesinde bir tür “açık diktatörlük” kurulmuştur ki, daha sonra Mustafa Kemal de bunu dolaylı yoldan itiraf edecektir. 1930 yazında yakın arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (SCF) kurmasını telkin ederken şöyle diyecekti: “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.” 

Bu yasayla belirlenen dönemi anlamak açısından bu, önemli bir itiraftır, ama 1920’li yılların ikinci yarısında öyle katı, öyle sert bir siyasal rejim inşa edilmiştir ki, danışıklı bile olsa, başında rejimin en güçlü adamının yakın arkadaşı bile bulunsa, bir muhalefet partisine tahammül gösterilemeyecektir. Nitekim SCF, kurdurulmasından sadece üç buçuk ay sonra kapattırılacak ve iktidar partisi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) 1931’deki 3. Kongresi’nde tek partili sistem resmen ilan edilecektir. 

 

Mustafa Kemal’in Fethi Okyar’a dediği gibi bir tür “istibdat müessesesi”nin kurulmasına olanak veren Takrir-i Sükun Kanunu, “Şeyh Sait İsyanı” diye bilinen Kürt ayaklanması üzerine çıkarılmıştır, ancak bu isyanın CHF yönetimine bir tür vesile olduğu, hatta fırsat yarattığı söylenebilir. Bu isyan olmasa belki başka bir gerekçe aranacak ve bulunacaktı, çünkü Kürt isyanı öncesindeki gelişmeler siyasi iktidarın bir baskı rejimine doğru gideceğinin işaretlerini veriyordu. Asıl sorun da TBMM’nin tam olarak kontrol altına alınamaması ve milli mücadelenin önde gelen şahsiyetlerinin başını çektiği bir muhalefet partisinin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) Kasım 1924’te kurulmasıydı. Milli mücadele sürecinde önder kadrolar kabaca iki hizip oluşturmuştu; bir yanda Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Fethi Okyar ve etraflarında nispeten genç kumandanların yer aldığı iktidar grubu, öte yanda ise Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Adnan Adıvar gibi önemli askeri ve sivil şahsiyetlerin başını çektiği bir muhalefet grubu... Milli mücadelenin önder kadrolarının çoğunluğunun içinde bulunduğu bu grup TCF’yi kurunca İttihatçı deneyimlerinden yola çıkan Mustafa Kemal ve İsmet İnönü bunu kendilerine bir meydan okuma ve açık bir iktidar savaşı olarak algılamışlardır. Nitekim hükümetin başında bulunan İnönü derhal sıkıyönetim ilan edilmesini istemiş ve Mustafa Kemal de “Benim burnuma barut ve kan kokusu geliyor. İnşallah ben yanılmışımdır” diyerek İnönü’yü desteklemiştir. Ancak CHF grubu böyle sert önlemleri gereksiz görüp, onay vermeyince İnönü “sağlık nedeniyle” istifa etmiş ve daha “ılımlı” olduğu kabul edilen Fethi Okyar hükümeti kurulmuştur. Ve gerçekten de bu hükümet ortalığı biraz sakinleştirmiş, TCF muhalefetiyle de iyi ilişkiler kurmuştur. Böylece çok partili, hatta çoğulcu bir siyasal rejimin inşası doğrultusunda ilerlenirken patlak veren Şeyh Sait isyanı siyasi iktidara adeta aradığı fırsatı sağlamıştır. 

 

13 Şubat 1925’te Bingöl’de başlayan ve bölgede hızla yayılarak Elazığ gibi büyük şehirleri de ele geçiren Şeyh Sait isyanı üzerine Ankara’daki hükümet muhalefetin de desteği ile sert önlemler aldı. Ordunun harekete geçirilmesiyle birlikte isyanın belli bir süre içinde bastırılacağı açıktı, daha üç ay önce sıkıyönetim talep edenlere uygun bir fırsat çıkmıştı. 

Mustafa Kemal’in de on saat süren uzun bir konuşma yaptığı 2 Mart 1925 tarihli CHF grup toplantısında sert önlemler alınmasını isteyen ama başbakan Fethi Okyar’ın karşı olduğu bir önerge 60’a karşı 94 oyla kabul edilince hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve İsmet İnönü yeniden hükümeti kurarak 4 Mart 1925’de de Takrir-i Sükun Kanunu’nu Meclis’e getirip onaylatacaktı. Yeni hükümeti hemen İnönü’ye kurdurtan cumhurbaşkanı Mustafa Kemal yeni bir döneme girildiğini düşünüyordu ve on saatlik konuşmasında “Milletin elinden tutmağa lüzum vardır, inkılâbı başlatan tamamlayacaktır” demişti. Yani Kürt isyanının bastırılmasının da ötesinde asıl sorun “inkılâbın tamamlanması” diye tarif edilen yeni ulus devletin pekiştirilmesi, bir siyasal rejimin yerleştirilmesiydi. Bu bağlamda asıl sorun Kürt isyanının ötesinde siyasal muhalefet ve özellikle de İstanbul’daki aydınlar, basındı. Kemalist rejim muhalefeti yok etmek üzere harekete geçerken Takrir-i Sükun Kanunu ile bir “suskunluk dönemi” öngörmüş ve bunu da sağlamıştır. 

Nitekim hükümetin başındaki İsmet İnönü iki yıl sonra, 2 Mart 1927’de kanunun iki yıllık uygulamasını TBMM’de değerlendirirken şu itirafta bulunacaktı: “... iki sene evvel karşısında bulunduğumuz hadisatın en mühimi Şeyh Said isyanı ile tebarüz eden hareket-i fiiliye değildi. Asıl tehlike memleketin umumi hayatında hasıl olan teşevvuş (kargaşa) ve tezebzüb (karışıklık) idi.” Söz konusu kargaşayı, “küçük ihtirasatı (tutkuları) işletmeye alışmış mütereddi (soysuzlaşmış) münevverler yaratıyorlardı.”

 

 

* * *

 

4 Mart 1925’te TBMM’de 22 muhalif oya karşı 122 oyla kabul edilerek yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu şu iki maddeden oluşuyordu:

 

Madde 1. İrtica ve isyana ve memleketin nizamı içtimaisini ve huzur ve sükununu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı hükümet ve reisicumhurun tasdiki ile resen ve idareten men’e mezundur.

 

İşbu efal erbabını hükümet İstiklal Mahkemesine tevdi edebilir.

 

Madde2. İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren iki sene müddetle meriyül icradır. 

 

Patlak veren Kürt isyanını gerekçe gösteren İsmet İnönü hükümeti sınır tanımayan yetkiler istiyor ve bir tür diktatörlük süreci başlıyordu; hükümet, huzur ve sükun sağlamak iddiasıyla aklına gelen her türlü önlemi alabilecek, her türlü siyasi veya toplumsal örgütlenmeyi kapatabilecek, gazeteleri susturabilecek, istediği kişileri İstiklal Mahkemesi’ne gönderebilecekti. Nitekim İstiklal Mahkemeleri de kendilerine düşen rolü oynayacak ve Takrir-i Sükun Kanun gereğince bu dönemde yaklaşık 7500 kişi tutuklanırken, 660 kişi de idam edilecekti.” 

 

Doğu’daki isyan bölgesinde zaten sıkıyönetim ilan edilmiş ve ordu harekete geçmişti, dolayısıyla Takrir-i Sükun Kanunu esas olarak Batı’da gerekliydi ve nitekim ilk uygulaması da  hükümetin hemen 6 Mart 1925 günü, İstanbul’da çıkmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergileri kapatmak olmuştu. İstanbul’da Cumhuriyet, Ankara’da ise Hakimiyet-i Milliye gazeteleri kalmıştı ama bunlar da zaten iktidarın yayın organlarıydı, hükümeti ve iktidar sahiplerini övmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Yine de sadece gazetelerin kapatılmasıyla yetinilmedi. Ahmet Emin Yalman ve Velid Ebüzziya’nın da aralarında yer aldığı dokuz gazete başyazarı tutuklanarak yargılanmak üzere Diyarbakır’daki Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. İsyancıları yargılamak üzere kurulan bu özel mahkemenin kararları hemen uygulanıyordu ve tahmin edileceği gibi çok sertti. Yazarlar Mustafa Kemal’den af dileyerek ceza almaktan kurtuldular belki, ama derslerini almışlardı. Artık hükümeti eskisi gibi eleştirmeyeceklerdi, hatta bunun da ötesinde onlardan beklenen iktidar sahiplerinin övülmesiydi. Böylece basın denetim altına alınmış, inkılâpların istenildiği gibi yapılması için askerlikteki gibi bir tür “mıntıka temizliği” yapılmıştı.

 

Basın ve aydınların ardından TBMM’deki muhalefet partisine sıra geldi. Milli mücadelenin önde gelen komutanlarının ve saygın isimlerinin kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir yolu bulunup kapatılmak zorundaydı. Hatta Takrir-i Sükun Kanunu belki de en çok bunun için çıkarılmış, hükümete olağanüstü yetkiler verilmişti. Nitekim bir yolu bulundu ve Kürt isyanıyla ilişkilendiriliverdi. Urfa’daki Terakkiperver yöneticilerinin isyancılara yardımcı oldukları suçlamasıyla tutuklanmaları üzerine Şark İstiklâl Mahkemesi aldığı bir kararla görev bölgesi içindeki bütün Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerini kapattı. Daha sonra da bu partinin kapatılması konusunda Ankara İstiklâl Mahkemesi bir karar alacak ve bu kararını hükümete bildirecekti. Bunun üzerine de İsmet İnönü hükümeti 3 Haziran 1925’de aldığı bir kararla Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapatacaktı.

 

Aslında bir yıl sonraki İzmir suikastı dolayısıyla açılan dava ve yargılamalar hatırlanacak olursa yeni devletin kurucuları arasındaki iktidar savaşı TCF’nin kapatılmasıyla bitmeyecek, esasen İzmir’deki yargılamalarla sonuçlanacaktır. TCF’nin önde gelen bütün üyelerinin suikast zanlısı olarak yargılandıkları, Kastamonu mebusu Halit Akmansü dışında tüm milletvekillerinin tutuklandığı bu dava sonucunda Kazım Karabekir ve arkadaşları Mustafa Kemal’in ölümüne kadar bir daha siyaset sahnesinde görünmeyeceklerdir. Muhalif unsurlar tam olarak tasfiye edilmişlerdir. 

 

Öte yandan Şeyh Sait isyanı Mayıs ayı sonlarında bastırılacaktı. Musul sorunu dolayısıyla İngilizlerin de parmağının olduğu iddia edilen ayaklanma hayli geniş bir bölgeye yayılmış ve ancak binlerce kişinin ölümü pahasına bastırılırken elebaşları da idam edilmişti. Bazı kaynaklara göre “Şeyh Sait İsyanı’nda 206 köy yerle bir edilmiş, 8785 ev yakılmış ve 15 200 kişi de öldürülmüştür. Yani sadece bu isyan sırasında Milli Mücadele’den daha çok insan ölmüştür. Böylece Kürt sorununa yaklaşım da tümüyle değişecek ve artık bir tabu haline gelecekti. 

 

Oysa çok değil iki yıl önce, 17 Ocak 1923’te, İzmit Kasrı’nda, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” diye sorması üzerine Mustafa Kemal şu cevabı vermişti:

“Kürt sorunu; bizim, yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğimiz gibi, bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Söz gelimi Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.” 

Bu isyanın da etkileri altında inşa edilen yeni siyasal rejim daha sonraki yıllarda başka isyanlarla da (1930 Ağrı, 1938 Dersim gibi) karşılaşacak ve özerklik lafları bir yana Kürt sözcüğü bile ağza alınamaz olacaktı. Kürtler dağlarda karların üzerinde yürürken kart-kurt diye ses çıkaran “dağlı Türkler” haline geleceklerdi!    

 

1920-25 yılları arasında Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan insanlar, heterojen topluluklar  için “Türkiye Milleti”, “Türkiye Halkı” “Türkiye Devleti” gibi kavramlar ve formülasyonlar geçerliyken ve Mustafa Kemal başta olmak üzere önde gelen şahsiyetler bunları kullanırken  Şeyh Sait isyanından sonra bunlar bir kenara bırakılmış ve “Türk milliyetçiliği” öne çıkmaya başlamıştır. 

 

Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün önderliğindeki siyasal iktidarın Şeyh Sait isyanını bir Kürt milli ayaklanması değil de “dinsel gericilik ve karşı-devrim” olarak görmesi ve göstermesi hazırlanılan inkılâplar açısından farklı bir önem ve anlam taşıyordu. Çünkü böylece ulusal ve uluslar arası planda inkılâplara sağlanan destek muhtemelen umulandan da geniş olmuş ve rejimi sağlamlaştırmak için atılan adımlar meşruiyet kazanmıştır. 

 

Örneğin dönemin komünist çevrelerinden Aydınlık’ın kitle yayını Orak-Çekiç gazetesi Takrir-i Sükun Kanunu’na göre kapatılmış olmasına rağmen hükümeti destekliyordu; “Orak Çekiç’in 5 Mart 1925’te çıkan 7. ve son sayısı Şeyh Sait isyanına şiddetle karşı çıkıyordu: ‘Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı’, ‘Yobazlarıyle, Ağalariyle, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlarıyle Birlikte Kahrolsun derebeylik!’ ‘İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Teşkilatlanmalıdır.’ ‘İngilizlerin Oynattığı İrtica kuklası’ adlı başyazıda da ‘ekalliyet milletlerinin sergerdelerini’” ayaklandırmanın eski bir İngiliz ve Rus oyunu olduğu hatırlatılmaktadır.” 

 

Zamanın solu, komünistleri feodal bir isyana karşı genç cumhuriyeti destekleyerek belki de Kemalizmle sol arasında bugün hala süren bir ilişkiyi başlatmışlardır. Sisteme bir itiraz olarak kendisini kurmak durumunda olan sol hareket sistemin kurucu ideolojisiyle geliştirdiği bu yakın ilişkinin tahripkâr sonuçlarını sonraki dönemlerde görecek, yaşayacaktır. 

 

* * *

 

Takrir-i Sükun süreci üç yönü açısından ele alınarak bütünlüklü bir şekilde değerlendirilmelidir; bir tür diktatörlük olarak gelişen sürece toplumsal meşruiyet sağlayan yön  patlak veren Kürt isyanının bastırılmasıdır. Evet, bu hayli büyük bir isyandır ama sonuçta Mayıs sonunda bitmiş ve liderleri asılarak durum kontrol altına alınmıştır. Yani dört ay sürmeyen bir isyanın ardından bu sürecin daha dört yıl sürmesi de göstermektedir ki, asıl sorun isyan değildir. İsyanın bastırılması vesile edilerek asıl yapılan iş siyasal rejimin yeniden inşa edilmesidir. Yani muhalefetin yok edilerek, çok partili bir rejimden tek partili, monolotik bir rejime geçiştir. Dolayısıyla bu, sürecin ikinci ama asıl yönünü, niteliğini oluşturur. Üçüncüsü ise, rejimin yeniden inşasına bağlı olarak veya doğrudan bu inşa sürecinin bir parçası olarak, inkılâpların hızla gerçekleştirilmesidir. Bu dönemde gerçekleştirilen Şer’i Mahkemelerin Kapatılması, Şapka İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet Reformu, Saat ve Takvim ve Ölçü Aletlerinin Değiştirilmesi, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu ve Harf İnkılâbı gibi köklü reformlarla modernleşme, çağdaşlaşma yolunda ilerlendiği inandırıcı bir biçimde topluma kabul ettirilmiş ve böylece rejim kendisini sağlamlaştırmıştır. 

Ancak bu arada çağdaşlaşma, modernleşme açısından Halide Edip’in bir eleştirisini ve saptamasını hatırlatmak gerekir; şöyle ki, örneğin şapkaya tepki nedeniyle Erzurum’da bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edilmiş ve 114 kişi tutuklanarak yargılanmış, üç kişi idama, iki kişi ise onar seneye mahkum olmuştu. Bunun üzerine Halide Edip, “şapka devrimi”nin değil ona tepki gösteren halkın bu tavrının daha “çağdaş ve Batılı” olduğunu belirtmiştir ve bunda da haksız olduğu söylenemez.  Bu perspektifle bazı tartışmalar, siyasi ve toplumsal eleştiriler o dönemden başlayarak varolabilse ve ilerleyebilseydi çok farklı bir toplumsal kültürün ve ideolojik birikimin sağlanacağı söylenebilir. Ancak Takrir-i Sükun Kanunu ile tam da buna izin verilmemiş, bu tür eleştirileri yöneltenlerin genellikle muhafazakar eğilimli olmaları dolayısıyla bunlar “gerici, irticai” söylemler olarak mahkum edilmişlerdir. Sol düşüncenin taşıyıcıları da sorunlara Halide Edip’in baktığı yerden ve solun gözlükleriyle bakacaklarına tam tersine onu mahkum eden ve rejime destek olan bir pozisyonu çoğunlukla benimsemişler ve bunun sonuçları da ağır olmuştur. 

 

Yine bu noktada Erik Jan Zürcher’in şu değerlendirmesi çok önemli ve yerindedir. Şeyh Sait isyanının bastırılması ve Takrir-i Sükun Kanununu devreye girmesiyle birlikte olanları Zürcher şöyle yorumluyor: 

“Siyasal sahnede tam hakimiyetin sağlanmasıyla Mustafa Kemal ve hükümeti yoğun bir reform programına girişti. Burada II. Meşrutiyet dönemiyle olan ilginç bir koşutluk var. II. Meşrutiyet döneminde anayasayı geri getirme mücadelesi olarak yola çıkmış olan bir hareket (1908’de) iktidara ulaşmış, bu iktidarı başkalarıyla çoğulcu ve nispeten özgür bir ortamda (1913’e kadar) belirli bir süre paylaşmış ve sonunda kendi iktidar tekelini kurmuş ve bu iktidar tekelini (1913- 1918’de) kökten bir laikleştirme ve modernizasyon programını meclisten zorla ve hızla geçirmede kullanmıştı. Şimdi de aynı kalıp, bir ulusal egemenlik hareketinin zafere ulaşması (1922’de), çoğulcu bir aşamadan geçmesi (1925’e kadar) ve sonra bir reform programına girişmiş olan otoriter bir yönetim biçimini kurmasıyla kendini tekrarladı. Kemalist dönemin de otoriter milliyetçi aşamaları, azınlık topluluklarının, ilkinde Ermenilerin, ikincisinde Kürtlerin acımasızca bastırılışlarına sahne olmuştu. Bu da şu izlenimi uyandırıyor ki, Jön Türk hareketinin bu her iki aşamasında, reform hızı daha yavaştan olan bir demokratik sistemle, kökten önlemler için daha çok olanağa sahip bir otoriter sistem arasında bir tercih durumu olduğunda, sonunda ikinci seçenek galip gelmekteydi, çünkü Jön Türkler için sonuçta önemli olan devletin güçlenmesi ve bekasıydı, demokrasi (veya ‘meşruiyetçilik’ ya da ‘ulusal egemenlik’) bu amaç için bir araçtı, amacın kendisi değildi.” 

 

Böylece İttihatçılık Kemalizmde kendini yeniden üretirken Türkiye de demokratik bir rejim kurma şansını kaybediyordu. Bir yandan siyasal muhalefetin yok edilmesi ve basının susturulması, diğer yandan da “Kürt realitesi”nin artık tanınmaması ve Türk milliyetçiliği ekseninde ideolojik ve kültürel bir atılıma geçilmesi ülkenin daha sonraki on yıllarını belirlemiştir. Şeyh Sait isyanını bastırma harekâtı Kemalist iktidarın iddia ettiği gibi, gerçekten feodal, gerici, dinci güçlere karşı bir mücadele olsaydı, ya da böylesi bir mücadeleye dönüşseydi Kemalizm adı verilen ideoloji çok daha farklı şekillenir ve ciddi bir demokratik damarı içinde barındırırdı. Örneğin bir toprak reformu gündeme gelir ve yoksul köylülerle farklı bir bağ kurardı. Bir yandan “köylü milletimizin efendisidir” deyip diğer yandan da köylülerin Ankara’nın ana caddelerine çıkmasını önlemek için zabıta önlemleri alınmazdı. Oysa Kemalizm ne yaptıysa ordu ve bürokrasiye dayanarak, yani devlet aygıtıyla yaptı. Ataları İttihatçılardan devraldığı devleti korumak, kurtarmak anlayışını sürdürerek toplumu modernleştirmeye, çağdaşlaştırmaya çalıştı. Böylesi bir modernleşme sürecinden çıkan ise askerin himayesinde anti-demokratik bir vesayet rejiminden başka bir şey olmadı, olamazdı da... 

 

Takrir-i Sükun sürecinde iktidar mevkiindekiler açısından “ülkenin ve milletin birliği, bölücülük ve irtica tehdidi”nin ne kadar kullanışlı olduğu görülmüş ve daha sonra da gerektikçe kullanılmıştır. Öyle ki bütün bir cumhuriyet tarihinde “bölücülük” ve “irtica” tehdidinin gündeme getirilmediği kriz koşulları yoktur. Soğuk Savaş döneminde “komünizm” tehdidinin eklenmesiyle birlikte her türlü muhalefet bu iddialarla bastırılırken, Kürt meselesi başta olmak üzere, cumhuriyetin bir takım tabuları da oluştu. Siyasi muhalefetin susturulması diğer alanların da susturulması, öncelikle de ifade özgürlüğünün gasp edilmesi anlamına geliyordu. Nitekim Soğuk Savaş koşullarının da devreye girmesiyle birlikte bütün bir cumhuriyet tarihi acımasız bir aydın kıyımına tanıklık eder. Adı, sanı bilinen fikir ve sanat insanlarının büyük çoğunluğunun hayatının bir döneminde yargılanması, tutuklanması, sürgüne gönderilmesi tesadüf olabilir mi? 

 

Dolayısıyla, siyasal alanın düzenlenmesinde “vatan tehlikede” gerekçesinin ilk ve en etkili kullanımı bu dönemdedir. Daha sonra aşağı yukarı bu gerekçeyle siyasal alana müdahalelere tanık olunacaktır. 93 Harbi’nden (1877-78 Rus Savaşı) başlayıp, Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı ve ardından ülkenin işgaliyle yaşanan travmalar dolayısıyla “vatanın tehlikede” olması iddiası her zaman için etkili ve inandırıcı olmuştur. Eğer “söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır” anlayışı bugün hala geçerlidir. İktidar mevkiinde olanları güçlendiren, muhalefeti ise zayıflatan, hatta tecrit eden bir şeydir bu ve hala kullanımdadır. 

 

İşin ilginç yanı, buna rağmen solun büyük kesiminin Kemalizmle dostça ilişki kurmasının, hatta müttefik düzeyinde değerlendirmesinin temelleri de yine Takrir-i Sükun dönemine kadar gider. Yani daha o zamandan başlayan ve Kemalizme “ilerici” sıfatını yapıştıran bir yaklaşım sonraki yıllarda da etkisini sürdürürken kendisini ne kadar “solcu”, “devrimci” diye nitelendirirse nitelendirsin muhalefetin ideolojik ve siyasi olarak kendisini kurması/oluşturması hep sorunlu olagelmiştir.   

 

* * *

 

Takrir-i Sükun Kanunu’nun TBMM’de görüşülmesi sırasında muhalefet eden, bu kanunun temel hak ve özgürlüklere, anayasaya aykırı olduğunu belirten Dersim mebusu Feridun Fikri Bey “Efendiler, insanların zihninden geçen fikri bile bunun şümulüne ithal etmeye imkan vardır” diye uyararak Meclis kürsüsünden şöyle diyordu:

“Dünyada, huzur ve sükun tabiri kadar hududu geniş bir tabir yoktur. Nereden başlayıp nerede bittiği malum olmayan başka bir mefhum var mıdır? Huzur ve sükun, efendiler, buna ne girmez? Açın bütün dünyadaki hükümet tarihini, açın tarihi siyasiyi, dünyada bütün hükümatı keyfiye olanca icraatını, olanca yanlış harekatını huzur ve sükun kapısından, kaidesinden içeriye sokmuşlardır.”
Bunun üzerine Zonguldak mebusu Tunalı Hilmi Bey’in oturduğu yerden verdiği cevap şudur: “Sen de uslu otur çocuğum!” 

 

İşte bütün mesele budur!

 

 

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Dizisi - Kemalizm, İletişim Yayınevi, 2007 yılında yayımlandı.

 

 Mete Tunçay ,Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, sf. 220, , 

 Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, sf. 267

 Mete Tunçay, age, sf.144-145

 İsmail Göldaş, Takrir-i Sükûn Görüşmeleri, sf. 426

 Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, sf. 252

 Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, sf. 97

 Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, sf. 105)

 Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, sf. 199 

 Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, sf. 157

 Erik Jan Zürcher, age, sf. 251-252

 İsmail Göldaş, age, sf. 431-32