A+ A A-

 EZBERLER BOZULURKEN…

 

Seyfi Öngider

Öncelikle şunu saptamalıyız: 2000’ler İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle, Soğuk Savaş’ın başladığı 1950’lerle kıyaslanabilir. Dünya için de Türkiye için de böyledir. 1950’lerde daha önce var olan, çeyrek yüz yıldır bulunan tek parti rejimi sona erdi, 2000’ler de Soğuk Savaş’a uygun olarak şekillenen rejimin sona ermesini gerektiriyor. Bunu kavramadan hiçbir analiz yapmak mümkün değil.

Açış konuşmasını yapan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay 10 yıl önce neredeydi, şimdi nerede? Cumhuriyeti kuran ve bugünkü partisi AKP ile boğaz boğaza mücadele eden CHP’nin genel sekreterliğini yapan bir siyasetçinin politik yolculuğu bu yılları anlamak ve yorumlamak bakımından faydalıdır. 2000’lerde değişen sosyal ve kültürel yapının bütün ezberleri bozduğunu söyleyebiliriz.

60’lı yıllarda FKF militanı, 12 Eylül öncesinde, 70’li yıllarda CHP’nin en genç ve en soldaki milletvekillerinden biri, 80’li yıllarda SHP Genel Sekreter Yardımcısı, 90’lı yıllarda- 9 Eylül 1992 ve 1994 sonu- CHP Genel Sekreteri olan Günay’ın 2000’li yıllarda İslami bir referansı olan, kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlayan bir siyasi partide Bakanlık, hem de Kültür Bakanlığı görevini üstlenmesi üzerinde durulması gereken bir durumdur.

Neden? Çünkü AKP “değişimden” yana bir parti olarak kendisini sunuyor. Bir başka ifadeyle “muhafazakar” bir parti “muhafaza” etmesi gerektiği şeyi değiştirmek zorunda kalıyor. İktidarda olması, dünyaya ayak uydurma mecburiyeti ve sırtında taşıdığı sosyal-siyasal tarih ve gelenekleri ve kendisini destekleyen sosyal tabanı bunu istiyor.

Solda olduğunu söyleyen partiler tutucu, mevcut statükoyu korumaya çalışırken “muhafazakar” bir parti ise değişimci, reformcu bir kimlikle karşımıza çıkıyor. Bu durumu Özal ve ANAP’ta da kısmen gördük. Bunun altındaki sosyal ve kültürel nedenleri, temelleri görmeye çalışmalıyız.

Dünya-tarihsel ölçekte solun başına gelen “felaket” ve küreselleşme/globalizm diye ifade edilen ve yeryüzüne egemen olan emperyalist-kapitalizmin yeni bir evresini ifade eden eğilim 2000’leri etkileyen, şekillendiren dinamiklerin başında gelir. Buna Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte dünyanın yeniden kurulmakta oluşu da diyebiliriz.

Sosyal ve kültürel bakımından Soğuk Savaş’tan en fazla etkilenen ülkelerden biri, belki de birincisi olan Türkiye bu yeni döneme adapte olmakta zorlanıyor. Toplumun ve devletin bir anlamda yeniden kurulması gerekiyor ve buna AKP gibi bir partinin öncülük etmek zorunda kalması tarihin bir cilvesi, bir ironisi oldu. Ama ne olacaktı ki, Soğuk Savaş’ın hayat hakkı tanımadığı sol sahnede olmayınca orada başka birileri olacaktı. Ne olursa olsun, “show must go on!”

Küreselleşme yerelliği, yerel değerleri yok etmiyor tam tersine onları kışkırtıyor ve yeni biçimler altında canlanmasına yol açıyor. Örneğin Türk sinemasının canlanması… Bir patlama halinde bu kadar çok film üretilmesi, yerli televizyon dizilerinin hem sayısı hem izlenme oranlarının yüksekliği bu durumun bir kanıtıdır.  

Yayıncılık/kitap dünyasında insanların kendi tarihlerine farklı bir şekilde eğilmeleri, “Biz kimizsorusuna yanıt aramaları görülüyor. Bu tür tarih kitaplarının satışı görülmemiş düzeylerdedir. (Şu Çılgın Türkler ve benzeri kitaplar… Atatürk filmleri…) Ve aynı zamanda milliyetçi/yerelci bir tepki olarak küreselleşmenin toplumun önüne getirdiği pek çok değere, popüler kültür nesnesine bir itirazdır.

Küreselleşme milli/yerel kimlikleri de kışkırtıyor; bugün Kürt, Ermeni, Roman, Alevi açılımlarının gündeme gelmesi, bu tür kimliklerin tartışılması ve bu bağlamda tarihimizle, özellikle ulus devletin inşa edildiği “erken cumhuriyet”le ve tabii kaçınılmaz olarak Atatürk’le, Atatürkçülük ve Kemalizmle yüzleşmemiz olumlu bir gelişmedir.

Ama çok sancılı ve sıkıntılı oluyor çünkü bütün bunlara öncülük edecek, yol açacak bir entelektüel güç yok. Var olan, yetişmiş “aydın” unsurlar esasen cumhuriyeti savunma telaşına düşmüş, Kemalizmin “organik” aydınlarıdır. Solun güçsüzlüğü bu alanda da boşluğa yol açmaktadır. Toplumsal dönüşüme siyasi önderlik etmek zorunda kalan AKP’nin “organik” aydını yoktur. Liberal denilen ve daha çok eski solculardan oluşan bir tür devşirme aydınları vardır ama onlarla olan yol arkadaşlığı da sorunludur. Dolayısıyla bu sosyal ve kültürel yapı aynı zamanda bir bunalımı da ortaya koymaktadır.

Sorun, toplumun sosyal ve kültürel olarak yeni bir yapıya dökülmesi, belli bir otoritenin veya gücün yönetiminde yeni bir kalıba dökülmesi değil, sosyal olarak kapalı, kültürel olarak tekçi yapısından kurtulması ve çoğulcu ve demokratik olarak yeniden kurulmasıdır. Daha doğrusu zaten böyle olan, sahici, gündelik yaşamı içinde böyle davranan, birbiriyle ilişki kuran insanların buna uygun bir şekilde daha örgütlü ve bilinçli bir tutum içine girmelerine olanak sağlanmasıdır.

Bu yapılırsa gerisi gelecek ve akan suyun kendi yolunu bulması gibi hareket halindeki dinamik toplum da kendi yolunu bulacaktır…

Ezberi bozulan aydınlar eski ezberlerine daha sıkı sarılarak bir rol üstlenemezler… Ne yapacaklar peki? Umutsuzluğa kapılmadan sol ile değişim ruhunu ve fikrini buluşturmaya çalışmalılar…

İnternetin sağladığı olanaklar ve bundan hızla yararlanan bir kesim var… Sosyal olarak varoşların ortaya çıkması ancak bunların 70’lerde olduğu gibi sola değil AKP’ye dinsel-siyasal bir partiye destek olmaları ne anlama geliyor? Ve bunların önemli bir kesiminin savaştan kaçan veya göç etmek zorunda kalan Kürt yoksulları olmasını nasıl anlamak gerekir?

Kürt sorunu ve bütün bir topluma taşıdığı, getirdiği… Ermeni, Alevi, Roman vb. kimliklerini de keşfetmemizi sağladı. Çok dilli, çok kültürlü bir toplum olduğumuzu anlıyoruz.

Ertuğrul Özkök’ün iddia ettiği gibi, arabesk gerçekten yeniden mi yükseliyor? 70’lerde neden vardı, neden yok oldu, şimdi yeniden geliyor mu? İtirazın dile gelişinin bir türü, biçimi olarak yorumlanması çok yanlış değil. Arabesk müzikten çok sözdü… Ahmet Kaya ve benzeri sanatçıların protest müziği ne anlatıyor, ne anlama geliyor? Toplumda, özellikle genç kesimlerde tabii ki muhalif bir damar, birmuhalefet imkanı var ancak bunu anlayacak, buna hitap edecek, bunun siyaseten dile gelmesini sağlayacak bir sol anlayış yok. Solun siyasi ve örgütsel olduğu kadar kültürel yetersizliği, bir muhalefet dili geliştirememesi 2000’lerin önemli bir özelliği olarak görülmelidir.

2000’lerde, Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’de sol bu döneme uygun, yeni koşullara yanıt veren bir tarzda ve bir toplumsal hareket olarak kendini yeniden inşa edemedi, yapamadı, beceremedi. Bu açıdan ÖDP önemli bir girişimdi ve başarısızlığının bedeli ağır oldu. Hala bu bedel ödeniyor…

SONUÇ: Eğer çok iddialı ve şaşırtıcı gelmeyecekse bugünkü siyasi tablo da, bu tablonun egemen siyasi renkleri AKP ve Soğuk Savaş savunucusu CHP de bu bedelin bir parçasıdır. Bir “toplumsal hareket” olarak ve küreselleşme döneminin sorunlarına yanıt üreten, ihtiyaçlarına yanıt veren devrimci bir sol hareket olmadığı için 70’li yılların en genç ve en soldaki CHP milletvekili, 80’li yılların SHP Genel Sekreter yardımcısı, 90’lı yılların CHP Genel Sekreteri 2000’li yıllarda AKP’li Kültür Bakanı olarak karşımıza çıkıyor. Ödenen bedelin bir parçası budur…

Bu bedeli daha fazla ödememek umuduyla selamlar, sevgiler…