A+ A A-

1970’li yıllarda yükselen sosyalist hareket bir “toplumsal hareket” haline gelirken üniversiteler de siyasal-toplumsal mücadelenin bir alanıydı. Bir önceki kuşağın “68 Kuşağı”nın devrimci mirasını ve örgütlenme tecrübelerini devralarak daha da ileriye götüren “78 Kuşağı” faşist hareketle amansız bir mücadele içindeydi. Anti-faşist mücadele bu yılların belirleyicisi ve toplumu saflaştıran ekseni olmuştu. Süleyman Demirel’in liderliğinde AP- MSP-MHP’nin oluşturduğu Milliyetçi Cephe hükümetlerinin bastıramadığı, yok edemediği sol/sosyalist harekete karşı düzenlenen 1 Mayıs 1977 katliamı gelecek günlerde neler olacağının da bir anlamda habercisiydi. 

1978 yılı başında CHP lideri Bülent Ecevit’in bakanlık vaadiyle satın aldığı bir grup bağımsız milletvekilinin desteğiyle hükümet kurması üzerine faşist hareketin saldırıları da katliam boyutlarına sıçrayacaktı. Bu arada üniversitelerdeki çatışmalar da şiddetlenmişti. Beyazıt Meydanı ve çevresindeki yurtları da değerlendirerek İstanbul Üniversitesi Merkez Binası faşist işgal altına alınmış, İktisat ve Hukuk fakültelerinin öğrencileri okullarına giremiyordu. Tek tek veya küçük gruplar halinde yakalanan devrimci öğrenciler faşistlerin saldırısına uğruyordu. Bunun üzerine devrimci öğrenciler toplu olarak okula gitmeye karar verdiler. Yeni yılla birlikte daha örgütlü bir şekilde hareket etmeye başlayan devrimci öğrenciler sabahları Vezneciler’deki Site Öğrenci Yurdu’nda toplanıp, bir yürüyüş kolu halinde Merkez Bina’ya giriyor ve amfilere dağılıyorlardı. Derslerin bitişinde yine buluşan ve yürüyüş kolu oluşturan öğrenciler aynı şekilde Merkez Bina’dan çıkıyor ve Süleymaniye istikametine giderek orada dağılıyorlardı.

Mart ayı başından itibaren daha kalabalık bir şekilde okullarına gitmeye başlayan devrimci öğrencilerin bu kararlılığı karşısında faşist işgalin kırılacağı belli olmaya başlamıştı. Zaman zaman polis saldırılarına rağmen engellenmeyen bu toplu ve örgütlü gidiş-geliş faşistlerin egemenliğini sarsıyor, geniş öğrenci kitlesinin sempatisini kazanıyordu. Sürecin bu gidişatı karşısında devrimci öğrencilere o zamana kadar olanlardan daha büyük ve kanlı bir saldırı olacağı söylentisi güçlenmeye başladı. Ama bizzat bu söylentinin de toplu gidiş-geliş eylemini kırmaya yönelik olduğuna inanan devrimci öğrencilerin tavrında bir değişiklik olmayacaktı. 

İstihbaratçı katliamı haber verdi

Oysa söylentiler gerçekti; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisi olan ve ülkücü-faşist öğrencilerin içinde gizlice faaliyet gösteren genç bir istihbaratçı, İstanbul Emniyeti'ne geçtiği bilgi notunda, “Ülkücülerin 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacaklarını” bildirmişti. Emniyet arşivine “7 Mart1978 tarih, 1.D.2.12780 koduyla” girip resmiyet kazanan bu bilgi notuna rağmen saldırıyı engellemek için herhangi bir önlem alınmayacaktı. Ve bu bilgi notu katliamla ilgili soruşturma ve yargılamalar sürerken hiç ortaya çıkmayacaktı. Ancak olaydan 19 yıl sonra dava ikinci kez açılınca, bilgi notunun yazılışının üzerinden 22 yıl geçince açığa çıkacaktı. Ve bu yazı üzerine katliamı engelleyecek bir önlem alınmaması bir yana, yine daha sonra ortaya çıktığı üzere, saldırıyı kolaylaştıracak “önlemler” alınacaktı. 

Katliamdan sonra açılan dava ve mahkeme süreci, ortaya konulan belgeler, tanıklar ve özellikle de bombayı atan Zülküf İsot’un ablası Remziye Aykol’un anlatımlarıyla hiçbir kuşkuya yer kalmayan olay şöyle meydana gelmişti:  

İstanbul’da okuyan ve ülkücü-faşist gençlik içinde yer alan ve o günlerde Kars’ta ablasının yanında bulunan Zülküf İsot çağrılarak bombanın atılmasıyla görevlendirilmişti. Korkudan bunu kabul ettiğini ablasına itiraf eden İsot 16 Mart günü Beyazıt’a önce bir polis minibüsüyle gitmeye hazırlandıklarını ama daha sonra sivil bir minibüsle ve bir grup resmi ve sivil polisle birlikte gittiklerini ve araçların sıkı bir şekilde kontrol edilmeden sokulmadığı Beyazıt Meydanı’na kolayca, aranmadan girdiklerini söylemişti.  Zülküf İsot’un attığı bomba MHP ile ilişki içinde olduğu bilinen emekli yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker tarafından askeri depodan çıkarılan bir TNT kalıbından başka bir şey değildi. (Bu durum Ağustos 1978’de ülkücü Ali Yurtaslan’ın itiraflarıyla belgelenecekti.) 

16 Mart Perşembe, saat 11.30

Devrimci öğrenciler her zamankinden daha erken bir şekilde, saat 11.30’da toplu olarak binadan dışarı çıkmaya zorlandıklarında o perşembe günü, önce dönemin “Ülkücü Gençlik Lideri” Mehmet Gül ve arkadaşlarının “Beyazıt Komünistlere Mezar Olacak” sloganlarıyla karşılandılar. Ardından Zülküf İsot’un attığı bombayla birlikte uzun namlulu silahlarla taranan 150 kadar devrimci öğrenciden beşi, Baki Ediz, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl ve Ahmet Turan Ören hemen orada hayatını kaybederken 41’i de yaralanacaktı. Ağır yaralananlar öğrencilerden Hatice Özen ertesi gün, Cemil Sönmez ise bir hafta sonra hayatını kaybetti. 

Katliam sırasında orada bulunan polis timinin başında olan ve öğrencileri her zamankinden daha erken çıkmaya zorlayarak katliama zemin hazırladığı ifade edilen komiser muavini Reşat Altay’ın katliamı gerçekleştirenlerin peşinden koşan polislere “dur” emri verdiği anlaşıldı.

Katliamdan hemen sonra Süleymaniye’deki İktisat Fakültesi yeni binasının önünde toplanan bir grup devrimci öğrenci Merkez Bina’yı işgal etmek üzere harekete geçti. İşletme Fakültesi’nin karşısındaki kapı kırılarak binaya girildi ve kontrol altına alındı. Öğrencilerin öfkesi ve kararlılığı karşısında polisler hızla kampüs alanını terk ederken, öğrenciler de tüm kapıların ve kampüs alanının denetimini ele aldı. Katliamı ve ardından Merkez Bina’nın işgal edildiğini duyan İstanbul’un her tarafındaki devrimci öğrenciler akın akın Beyazıt’a gelmeye başladılar. Akşam saatlerine doğru artık Merkez Bina binlerce öğrenciye ev sahipliği yapıyordu. Toplanma gece boyunca da devam etti ve bahçede yakılan ateşlerin başında hem ısınmaya çalıştılar, hem de faşizme karşı mücadele kararlılıklarını pekiştirdiler. Bir gün sonra yapılması planlanan yürüyüş için, gece boyunca pankartlar hazırlandı, katliamda ölen öğrencilerin resimleri çizildi. Amfilerde yapılan forumlarda, faşistlerin ülkenin her yanında gerçekleştirdikleri katliamlar anlatıldı ve faşizme karşı mücadelenin vazgeçilmezliği üzerine konuşmalar yapıldı. 

Ertesi gün tüm gençlik örgütlerinin yanı sıra, sendikalar, barolar, meslek odaları ve halk derneklerinin katıldığı büyük bir cenaze töreni düzenlendi. On binlerce kişi anti-faşist pankartlar ve saldırıda yaşamlarını yitiren devrimci öğrencilerin resimlerini taşıyarak, marşlar ve sloganlar eşliğinde Sirkeci’ye doğru yürüdü. Burada yapılan konuşmalardan sonra cenazeler memleketlerine gönderildi. “Sözün bittiği yere” geldiklerini düşünen devrimci öğrenciler artık buna göre bir mücadeleye hazırlanacaklardı.

20 Mart Faşizme İhtar Eylemi

20 Martta DİSK’in ülke çapında düzenlediği “Faşizme ihtar eylemi” yine bütün sol grupların katılımıyla gerçekleştirilerek 16 Mart katliamı lanetlendi. İşçiler, kamu emekçileri, eğitim emekçileri, sağlık emekçileri, teknik elemanlar ve öğrenciler iş bırakarak, derslerini boykot ederek, grevler düzenleyerek yaşamı bütünüyle felç eden eylemler yaptılar. Emekçiler ilk kez siyasi genel grev ve direniş yapıyorlardı.

Katliamdan sonra düzenlenen cenaze törenine katıldığı söylenilen Zülküf İsot Kars’a ablasının yanına dönmüştü ama vicdanı da rahat değildi. Sonuçta kullanıldığına inanarak itiraflarda bulunmaya karar verdi ve bunu da “ülküdaşı” Latif Aktı’ya söyledi. Ardından da bizzat bu faşist militan tarafından öldürüldü.

Katliam nedeniyle İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan davada, Ülkü Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Orhan Çakıroğlu, Kazım Ayaydın, Mehmet Gül, Ahmet Hamdi Paksoy ve Sıddık Polat yargılandı.
30 Mart 1980de biten davada Sıddık Polat’a 11 yıl hapis cezası verilirken diğer sanıklar delil yetersizliğinden beraat etti. Askeri Yargıtay’ın 5 Ekim 1982 tarihli kararından sonra Sıddık Polat da beraat etti.

Dava zamanaşımına uğramak üzereyken Zülküf İsot’un ablası Remziye Aykol’un açıklamalarıyla ortaya çıkan yeni delillerin ışığında olaydan 17 yıl sonra 1995 yılında İstanbul Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci kez açıldı. Aykol, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis Mustafa Doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise Alparslan Türkeş olduğunu söylüyordu. Mustafa Doğan bulunamaması nedeniyle sanık sandalyesine hiç oturmadı. Mahkeme Doğan’ın bulunması için defalarca Emniyet Müdürlüğüne yazı yazdığı halde Reşat Altay imzalı cevapta Doğan’ın Mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiği bildirildi. Mayıs 1997’de ise Mustafa Doğan’ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı. 

Şükrü Balcı ve Süreyya San'ın aralarında bulunduğu dönemin polis şefleri ‘‘görevlerinde kayıtsız kalmak’’la, Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri dağılma noktasına kadar koruma altında tutması gerekirken üniversite kapısında terk etmekle suçlandılar. İzmit 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK 230 uyarınca görevi ihmalden yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat ettiler. Sanık emniyetçiler hakkında verilen tek ceza polis başmüfettişlerinin önerdiği, disiplin cezası niteliğindeki ‘‘ihtar’’ cezası olacaktı.

16 Mart ‘kara kutu’dur

1997de İstanbul Barosu bünyesinde kurulan Susurluk Komisyonu’na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi. MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı’nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, “MİT’in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı” gerekçesiyle davadan çekildi. Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin “gizli belgeleri açıkladığı” iddiasıyla İstanbul Beşinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti.

Her türlü yol ve yöntemle çıkmaza sürüklenen, geciktirilen dava sonuçta 30 yıllık zaman aşımı dolayısıyla 2008’de düştü. Daha doğrusu “düşmesi sağlandı.” Tıpkı Kemal Türkler ve başka pek çok dava gibi hepimizin gözünün içine baka baka, alay eder gibi katillerin ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşmaya devam etmesini sağladılar. 

Davayı yürüten avukatlardan Hilmi Hanta, “16 Martın çözülmesi demek, 12 Eylül’ün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor. Aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor” derken süreci özetliyordu. 

Ve Zülküf İsot başta olmak üzere, susturmak amacıyla öldürülen sanıklarıyla, bu olay hâlâ 70’li yılların “kara kutusu” olarak öylece durmaya devam ediyor ve açıklığa kavuşmayı bekliyor. 

 

www.16mart1978.org websitesi için Mart 2011’de yazıldı.