A+ A A-

Son zamanlarda sol/sosyalist hareketteki arayışların artması, çeşitli siyasi-örgütsel projelerin dile getirilmesi solun içinde bulunduğu durumun vahametinin giderek daha çok anlaşılması anlamına mı geliyor? Umarım öyledir! Doğrusunu söylemek gerekirse, solda yeni bir sürecin başlaması için pek çok nedenin ve koşulun bulunduğu bir gerçek ama bunların ne kadar kavrandığı, nasıl algılandığı ayrı bir muamma… Soğuk Savaş yıllarında bile etkili bir şekilde var olmayı başarabilen Türkiye sosyalist hareketi yirmi birinci yüz yılın başına geldiğimizde tasfiye olmanın eşiğinde duruyor. Tarihinde hiç bu kadar geriye savrulmamış olan Türkiye solu ya bu eşiği aşacak ve güçlenerek yoluna devam edecek, ya da bilinmeyen bir süre için siyaset sahnesinden silinecek. Durum bu kadar vahimdir ve sorunları tartışırken bunun bilincinde olmak gerekir.

 

Oysa Soğuk Savaş sona ererken, 1989 yazında Türkiye sosyalistleri önemli bir adım atarak “Kuruçeşme Süreci” diye bilinen bir tartışma süreci örgütlemişler ve yeni bir döneme girmekte olan dünyanın/ülkenin geleceğinde ciddi bir rol üstlenebileceklerinin işaretlerini vermişlerdi.Zengin bir siyasi birikime, ülkenin her yerine yayılmış deneyimli kadrolara sahip sosyalist hareket kendini yeniden inşa etmenin ideolojik, siyasal, örgütsel yollarını aramak için hiç de geç kalmış değildi. 1989 Kasım’ında Berlin Duvarı’nın yıkılması, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması bu tartışma sürecinden sonra gelecekti. Nitekim solun hayli geniş bir kesimini içine çeken bu tartışma süreci “birlik ve yeniden yapılanma” sorununa odaklandı ve ardından da SBP-BSP-ÖDP ile birbirini izleyen partiler geldi. Bir sonrakinin bir öncekinden daha büyük ve etkili olduğu bu partilerin sonuncusu olan ÖDP’nin 1996 Ocak’ında kurulurken nasıl bir coşku ve umut yarattığını hâlâ hatırlayabiliyoruz. Ancak 1989’da başlayan bu süreç 2001 yılında ÖDP’nin parçalanmasıyla sona erdi. Soğuk Savaş koşullarının sola dayattığı parçalanma ve rekabet ortamında yetişen, şekillenen siyasi kadrolar bir arada durmanın dilini geliştiremedi, yolunu-yöntemini bulamadı. Onları buna zorlayan bir işçi-emekçi hareketiyle sıkı ilişkilerden de yoksun olunca parti içi gerilim ve anlaşmazlıklar bir büyük başarısızlığı taşıyamadı. 1999 seçimlerinde yüzde 1’in altında kalan oy oranı ÖDP’yi de altına alarak, sonunu getirdi.

 

Umutlu olmak da mümkün…

 

2001’deki parçalanma aslında Türkiye solunun 1989’da başlayan bir sürecinin de sona erdiğiniilan ediyordu. Sol yeniden “sekt” yaşamına döndü ve bir süredir bu tarzda varolmaya çalışırken mevcut “sekt”ler de yeni bölünmelerle çoğalarak varlıklarını sürdürüyor. ÖDP’den ayrılanların kurduğu SDP bölündü; ÖDP bölünmedi ama 2007 seçimlerinde ve KESK’e bağlı sendikaların kongrelerinde görüldüğü gibi fiilen iki parti gibi. Diğer partilerin veya sol grupların da durumu çok farklı değil… Bu kadar gerilere savrulmuş, bu kadar güçten düşmüş bir hareketin parçalanmaya devam etmesi ve bu haliyle ülkenin geleceğinde söz sahibi olması elbette mümkün değildir. Dolayısıyla, bir tür kendi kendini tasfiyeye dönüşen bu sürecin sona ermesi için bir takım arayışların da hızlanması doğaldır.

 

Tablonun bir yüzü ne kadar kötü ve karamsar olmaya yol açacak unsurlar barındırıyorsa diğer yüzü de iyimser, umutlu olmak için hayli şey barındırıyor. Solda ciddi, hissedilen bir boşluk var; o kadar ki AKP bile bu alana bazı isimleri bünyesine alarak sarkmaya kalkıştı. CHP’nin yeniden yüzünü sola döndürmeyi düşündüğüne ilişkin haberler arttı. 1 Mayıs’ta İstanbul’daki gösteriler, sınıf eksenindeki mücadelelerin ne tür potansiyeller barındırdığını bir kez daha sergiledi. 60’lı yıllardan bu yana ilk kez sosyalistler parlamento kürsüsünü kullanabilir durumda, çünkü uzun bir aradan sonra ilk kez parlamentoda sosyalist milletvekilleri ve bir grup oluşturacak düzeyde Kürt milletvekilleri var… Bunları değerlendirebilecek bir inisiyatif geliştiğinde mevcut durumun aşılması doğrultusunda solda yeni bir sürecin başlaması zorolmayacaktır.

 

Bu bağlamda sosyalist milletvekillerinin çağrısı ve girişimiyle iyi düşünülmüş, örgütlenmiş bir tartışma süreci böylesi bir başlangıç için anlamlı olabilir; 1989-2001 sürecini değerlendiren, neyi doğru, neyi yanlış yaptığımızı ortaya çıkarmaya çalışan ve sol/sosyalist hareketin birliğini aritmetik bir toplam değil cebirsel bir işlem olarak ele alan, yani bir yeniden inşa süreci olarakkavrayan bir tartışma süreci, yeterince gücü ve birikimi harekete geçirebilirse, pekala sola yeni bir ivme kazandırabilir.

 

Böyle bir tartışmanın 1989-2001 sürecinin sonundan başlayıp başına doğru ilerlemesi mümkündür ve bazı kolaylaştırıcı yönleri de olabilir; ÖDP’de 2001’deki ayrışma/parçalanma sırasında Özgürlükçü Sosyalizm Platformu (ÖSP) ve Sosyalist Emek Platformu (SEP) olarak iki kanat oluşmuştu ve karşılıklı tezler/iddialar vardı. ÖSP, SEP’ten ve onun temsil ettiği sol anlayıştan kurtulursa partinin büyüyüp, kitleselleşeceğini, solda yeni bir mecranın açılacağını ileri sürüyordu. Bu yaklaşımda Kürt hareketi ve solun diğer kesimleriyle en azından “mesafeli” bir ilişki kurulması öngörülüyordu. Kendisinin partinin “devrimci kanadı” olduğuna inanan SEP ise ÖSP’nin tezlerinin “liberal sol”a ait, uzlaşmacı bir anlayışı ifade ettiğini, oysa sınıf mücadelesini temel alan, uzlaşmaz, sert bir çizgi izlenmesini ve bu arada Kürt hareketi ve solun diğer kesimleriyle daha yakın bir ilişki kurulmasını savunuyordu. Sonuçta bu iki kanat aynı partinin çatısı altında kalamadı ve ÖDP, ÖSP’nin egemenliği altına girerken SEP’i oluşturan güçler de esas olarak SDP’yi kurup, yollarına devam ettiler.

 

Yedi yıl az mı?

 

Şimdi aradan geçen yedi yılda iki tarafın da tezlerinin hayat içinde sınandığı görülüyor; şu bir gerçek ki, iki taraf açısından da iddialarına uygun bir durum söz konusu değildir. Ne ÖSP, ÖDP’yi bir kitle partisi haline getirmiştir, ne de SDP Kürt hareketiyle kurduğu ilişkiyle sola yeni bir gelişme, devrimcileşme yolu açmıştır. Gelinen noktada SDP yine ortasından bölünürken, yine iki kanat haline gelen ÖDP de ilginç bir noktaya gelmiştir; ÖDP’nin iki kanadından biri -Ufuk Uras’ın bağımsız adaylığında ifadesini bulan anlayış çerçevesinde- 2001’de SEP’in partiden ayrıldığı sırada savunduğundan çok da farklı olmayan bir çizgiyle parlamentoya girmiştir. 2007’de böyle davranılabildiğine göre 2001’deki bölünmeye, parçalanmaya tekrar dönüp bakmakta fayda yok mudur? Birilerinin doğru veya yanlış yaptığını kanıtlamak açısından değil, koşulların ne kadar farklılaştığını anlamak ve yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak bakımından bu noktaya dönüp bakmak anlamlı olacaktır. Zira kimin haklı, kimin haksız olduğuna yönelik bir tartışma daha baştan sakattır ve bütün bu yazı çerçevesinde anlatmaya çalıştıklarımızla da çelişir. Maksat bağcıyı dövmek değil nasıl üzüm yenebileceğinin yolunu arayıp bulmaktır.

 

Bunun için üzümü yemekten vazgeçip, bağcıyı da değil, birbirimizi dövmeye başladığımız noktaya, ÖDP’nin bittiği noktaya dönüp, tartışmaya oradan başlamak belki de makul ve ilerletici bir yeni başlangıç olabilir. Her bitiş aynı zamanda bir başlangıç değil midir?

 

Artık eski SDP başkanı ile ÖDP başkanı da parlamentoda bulunduğuna göre ve toplumsal bir ilgi ve dikkati de hızla çekerek katılımcıların omuzlarına en baştan itibaren ağır bir sorumluluk yükleyecek yeni bir sürecin başlangıcı için bir araya gelip bir çağrıda bulunmaları neden umutlubir işaret fişeği olmasın?