A+ A A-

 

Abdullah Gül Çankaya Köşkü’nün on birinci sakinidir. Daha önceki on sakin gibi 2007 yılının Ağustos’unda Gül’ün de seçilmesi ciddi bir kriz ortamında gerçekleşmiştir ve bu durum AKP gibi, bırakın hükümette olmasını, varlığı bile bazılarınca “rejime tehdit” olarak görülen bir iktidar partisi dolayısıyla olmamıştır. Gerçek şu ki, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi demek kriz demektir, krizsiz cumhurbaşkanı seçilmez.

Cumhuriyetin ilanı Atatürk’ün bilinçli ve planlı bir şekilde yarattığı bir hükümet krizinin sonucunda yapılan bir Anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilirken, Atatürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin de öyle pek kolay olduğu söylenemez. Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi muhalif tutumlarıyla tanınan liderler Ankara dışındayken hızla gerçekleştirilen cumhuriyetin ilanını Karabekir Trabzon’da, Orbay ise İstanbul’da top atışlarıyla kutlama yapılırken öğrenmişlerdir. Anayasa değişikliğinin hemen ardından yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimine ise toplam 287 üyesi bulunan TBMM’nin 158 üyesi katılmış ve katılanların tümünün oyuyla Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir. Yani salt çoğunluk olan 144’ün biraz üzerinde bir oy almıştır.

Tek parti döneminin ikinci cumhurbaşkanı İnönü’nün de Atatürk’ün ölümünün hemen ertesi günü yapılan seçimi sıkıntısız olmamıştır. Atatürk’ün isteği üzerine bir yıldır kenara çekilmiş, dolayısıyla gözden düşmüş eski bir başbakan durumundaki İnönü’yü ABD’ye elçi tayin edip sürgüne göndermek isteyen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Atatürk’ün bazı yakın arkadaşları başarılı olabilseydi bugün İnönü’nün adı da Rauf Orbay, Kazım Karabekir gibi milli mücadele önderleri kadar bilinirdi.

Üçüncü cumhurbaşkanı Demokrat Parti lideri Celal Bayar en sorunsuz seçilenidir. Ama o da yeni iktidara gelmiş partisinin tek adayı değildi, Ali Fuat Cebesoy, Reşat Belger, Yargıtay Başkanı Halil Özyörük gibi başka isimler de telaffuz edilmiş ama sonuçta DP grubu Bayar’ı tercih etmiştir.

Dördüncü cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bilindiği gibi 27 Mayıs darbesinin lideri olarak Çankaya’ya yerleşmiştir ama darbe lideri olmasına rağmen otomatik olarak seçilmemiştir. (Olayın otomatiğe bağlanması, daha sonra 12 Eylül’de olacaktır!) AP Samsun Senatörü Ali Fuat Başgil cumhurbaşkanlığına aday olmaya kalkışınca Genelkurmay’a çağrılıp, tehdit edilmiş ve Gürsel’in Çankaya’ya çıkması gerektiğini ordu açıkça siyasi partilere bildirmiştir. Onlar da emre itaat ederek darbenin liderini Çankaya’ya oturtmuşlardır.

Beşinci cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kolayca seçilmiş görünür ama sonuçta o da Genelkurmay Başkanlığı’ndan Çankaya Köşkü’ne transfer edilmiştir. Çünkü başbakanı ve bakanları asan 27 Mayıs’ın etkisi hala tam olarak geçmemiştir ve Çankaya’da ancak ordunun kabulleneceği, hatta onun adına orada nöbet tutacak birinin olması gerektiği siyasi partilerce kabullenilen bir düşüncedir. Onun için de ordunun en üst komutanı cumhurbaşkanı yapılarak sorun çözülmüştür.

Altıncı cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün seçimi tam bir siyasi krizdir. Etrafı askeri birliklerce sarılmasına rağmen 12 Mart’ın güçlü adamı Faruk Gürler’i seçmeyen TBMM,   Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın görev süresinin uzatılmasını da kabul etmemiş ve sonuçta eski bir amiralin seçilmesi konusunda bir uzlaşma sağlanmıştır.  

Yedinci cumhurbaşkanı Kenan Evren ise işini sağlama alarak hiç parlamento ile uğraşmamış, kendisini doğrudan halka seçtirmiştir. Daha doğrusu, bir seçim de olmamış, anayasanın onaylanmasıyla Evren’in de cumhurbaşkanlığı onaylanmış sayılmıştır.

Sekizinci cumhurbaşkanı Turgut Özal sadece kendi partisi ANAP’ın oylarıyla seçilmiştir. TBMM’nin o oturumuna katılmayan muhalefet partileri DYP ve SHP Özal’ın meşruiyetini tartışmaya açmışlar ve ilk fırsatta Çankaya’dan indireceklerini ilan etmişlerdir. Ancak ecel onlar bu fırsatı tanımamıştır.

Dokuzuncu cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de Özal’ın açtığı yoldan Çankaya’ya çıkan başbakan ve siyasi parti lideridir. Demirel de sadece kendi partisi ve koalisyon ortağının oylarıyla seçilmiş ve bunun üzerine Özal gibi onun da meşruiyetini tartışmaya kalkanlara hiç aldırmamıştır.

Onuncu cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in seçimi de kendisinden öncekilerden farklı değildir. 28 Şubat sürecinin etkileri altındaki liderler önce Demirel’in görev süresinin uzatılmasına kalkışmışlar ama parlamento bunu kabul etmeyince Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak Sezer üzerinde anlaşılması sürpriz olmuştur.

Bu durumda on birinci cumhurbaşkanının seçiminin de krize dönüşmesi hiç de beklenmedik bir şey olmasa gerek. Tersi olsaydı şaşmak gerekirdi!

Neden kriz oluyor?

Neden Türkiye’de cumhurbaşkanları bu kadar zor seçiliyor, hemen her seçim krize dönüşüyor? Aslında bunun yanıtı basittir: Atama yerine seçim yapmaya kalkışınca böyle oluyor! Yani gerçekte Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamına gelecek kişi seçimle değil atamayla belirlenir ama bu ‘atama’ bir tür ‘seçim’ olarak yapılmaya çalışılınca hemen her defasında ortalık karışmakta, krizler çıkmaktadır. Çünkü, ne olursa olsun, seçim yöntemine başvurulduğunda bunun sahici bir şey  olduğunu düşünenler, gerçekten bir seçim olacakmış gibi davrananlar çıkmakta, en azından bazı adaylar falan olmaktadır. Oysa bir seçim olmaktadır ama bu, daha çok üzerinde anlaşılmış birinin onaylanmasından öteye giden bir seçim değildir. Hatta üzerinde anlaşılmış ismin dışında adaylardan bile rahatsız olunur. Ve en önemlisi de bu makama kimin geleceğinin belirlenmesinde ordu çok önemlidir ve son sözü söylemek ister.

Sadece Türkiye’de değil her ülkede o ülkenin ordusunun kimin cumhurbaşkanı olacağına kayıtsız kalmayacağı, çok önemli bir kurum olarak fikrinin ve etkisinin olacağı söylenebilir. Doğrudur da, ama Türkiye’deki durum bunun ötesindedir. Zaten her seçimin krize dönüşmesinin temel nedeni de budur. Türkiye’de cumhurbaşkanlığına “seçim yoluyla atama” yapan asıl gücün ordu olduğu söylenebilir. Hemen her seçimde ordu ile parlamentonun karşı karşıya gelmesi de bu “seçim yoluyla atama” yöntemi yüzündendir. Parlamento bazen direnme cüretini göstermekte, kriz derinleşmekte ve sonuçta bir uzlaşma zemini ortaya çıkmaktadır, ama bazen de ordu hükümetleri ve meclisleri “görevden almakta” ve doğrudan “atama”yı gerçekleştirmektedir. En açık biçimiyle darbe süreçlerinde görülen bu doğrudan atamanın son örneği Kenan Evren’dir.

Sistemin böyle işlemesi kişilere bağlı değildir, tarihsel nedenlere dayanmaktadır. İsmet İnönü  milli mücadeleyi “ordu ihtilali” diye nitelendirirken haklı olarak bir  tarihsel gerçeğe işaret etmiştir. Milli mücadeleyi örgütleyen ve başarıya ulaştıran ordu, yeni ulus devletin ve cumhuriyetin de kurucusudur ve daha sonraki süreçte de devletin ve ülkenin “asli sahibi” olarak kendini görmeye devam etmiştir. Sivillere pek güvenilmez, çok ileri gittiklerinde hangi mevki ve makamda olurlarsa olsunlar “görevden alınabilirler”! Cumhurbaşkanlığı, Çankaya Köşkü de devletin en yüksek makamı, hatta sembolik olarak devletin kendisidir. Onun için burada kimin bulunacağına ilişkin başkaları fikirlerini söyleyebilirler ama son söz orduya ait olmalıdır. Ordunun kendi içinden çıkmış olanlar, eski komutanları Çankaya’da olduğu sürece askerde bir rahatsızlık, huzursuzluk yoktur. Devlet emin ellerdedir. Ama ne zaman sivil bir şahsiyet 864 rakımlı tepeye çıksa orduda şöyle ya da böyle bir sıkıntı, bir huzursuzluk kendini  gösterir. On cumhurbaşkanından altısı ordudan gelmiştir, asker kökenlidir ve bunlarla ordunun bir sorunu olmamıştır. Üçü siyasi parti lideri olmak üzere diğer dördü ise sivildir ve bunların tümünün zamanında asker ile Çankaya arasında sorun olmuştur. Bayar devrilmiş, Özal hayli tepkiye yol açmış ve dönemini tamamlayamadan ölmüş, Demirel Köşk’teyken 28 Şubat olmuş ve Sezer’e karşı da ilk zamanlarda belli bir güvensizlik ve hoşnutsuzluk ortaya konmuştur. Yani siviller Çankaya için pek de makbul adaylar olarak görülmezler.

Erdoğan’ın en önemli başarısızlığı

Daha önceki on cumhurbaşkanının seçiminde belirleyici bir rol oynayan ordu doğrusu on birincinin seçiminde de bu rolünü sürdürdü, ama bu kez biraz tersinden! Mayıs 2007’de yapılması gereken cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok önce başlayan bir kampanya sonucunda Erdoğan’ın Çankaya hevesi kursağında kaldı ama tarih de orada donup kalmadı; Erdoğan kendi yerine “kardeşim” dediği Abdullah Gül’ü önerince 27 Nisan e-muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin artık “ünlü” 367 kararı ile 22 Temmuz’da parlamento seçimlerine gidildi. Darbe tehdidi ve hukuk dışı yollara tevessül edilmesi AKP oylarının yüzde 35’ten yüzde 47’ye çıkmasında etkili oldu. Ama buna rağmen Erdoğan, ordu ile arasındaki “Dolmabahçe Mutabakatı”na uygun olarak, farklı bir arayışa girdi girmesine ancak Gül’ün adaylığını ve dolayısıyla seçimini engelleyemedi. Kendisini Çankaya’ya çıkaramamasının ardından Gül’ün adaylığını engelleyememesi Erdoğan’ın o tarihe kadarki en önemli başarısızlığıdır. Açık ki Gül,Erdoğan’a rağmen adaylıkta ısrar etmiş ve Köşk’e çıkmıştır.

Gül neyi temsil ediyor?

Çankaya’dan gelip geçen on cumhurbaşkanının da temsil ettiği bir misyon vardı. Satır başlarıyla belirtecek olursak:

Atatürk, ulus-devletin kurucusu, geç kalmış uluslaşma sürecini mantıki sonuçlarına ulaştıran kurucu-milli kahramandır, ebedi şeftir. Devrimciliği İttihatçılar’dan tevarüs etmiştir.

İnönü, ulus-devlet kuruluşunu sağlam temellere oturtan, Atatürk’ün yaptıklarını koruyan ve geliştiren tam bir ikinci adamdır.

Bayar, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş koşulları ve bunun Türkiye’ye yansıması çerçevesinde bir rol üstlenmiştir. Kurucu liderlerden biridir, liberal gözükmekle birlikte aslında muhafazakar bir İttihatçıdır.

Gürsel, Sunay, Korutürk, 27 Mayıs sonrasında artarda göreve gelen asker kökenli cumhurbaşkanları olarak, “Atatürk’ün makamı” Çankaya’da bir nevi nöbet tutmuş, “cumhuriyet muhafızlığı” yapmışlardır. Üstlendikleri siyasi roller olmuşsa da kendi kişiliklerinden çok arkalarındaki güçlerle bağlantılı olmuştur.

Evren, Soğuk Savaş’ın sonunda bölgenin güvenliği ve istikrarı için harekete geçen ordunun hasbelkader başında olan bir askerdir. Ama sıradanlığı popülist politikalar izlemesini de kolaylaştırmıştır.

Özal, neo-liberal dalganın sırtında küreselleşme sürecinin dinamiklerine yaslanarak politikada yükselen ve Çankaya’ya tırmanan biridir. Orada çok rahat olmamış, hatta tekrar aşağıya inmeyi düşünürken ölmüştür.

Demirel, Özal’ın açtığı yoldan Çankaya’ya çıkmıştır yoksa aklından bile geçirmezdi. Devletin tepesindeyken yine kışlasında huzursuz olan orduyu bu kez dışarı çıkmamaya ikna etmek için her istediklerinin yapılmasını sağlayarak koltuğunu kurtarmıştır.

Sezer, ise kişiliği, eylemi ve tüm bir yaşam tarzıyla Özal-Demirel dönemine bir tür tepki olarak Çankaya’ya gelmiştir. Beklenmedik bir isim olarak, askerlik veya siyaset alanından değil de ilk kez hukuk alanından geliyor olmasına rağmen kısa bir süre içinde “Atatürk’ün koltuğu”nda oturmanın anlamını kavramış ve buna uygun hareket ederek dönemini tamamlamıştır.

Bu tarihsel bağlam içinde Gül’ün Çankaya’ya çıkması AKP’nin temsil ettiği ideolojik-kültürel dalganın nihayetinde devletin zirvesini fethetmesidir; Özal’a benzer bir şekilde küreselleşme sürecinin yeni bir evresine uygun olarak şekillenen AKP (küresel sermaye+Anadolu sermayesi+ kültürel İslam) uluslar arası gelişmeleri de iyi kullanarak ABD’nin Türkiye’deki tercihi haline gelmeyi başardı. Böylece esen rüzgarlarla AKP’nin yelkeni iyice şişerken ABD desteği, ordu da dahil olmak üzere ülke içindeki kilitleri de bir süre için açtı ve sonuçta Çankaya’nın yolu da açıldı.

Her çıkışın bir inişi vardır!

Necmettin Erbakan’ın siyasi rahle-i tedrisinden geçmiş AKP kadrosu içinde en uygun isim Kayserili Gül olurken 2000’li yıllarda yükselen AKP dalgası da devlet içinde hedeflediği son mevziiyi, zirveyi de ele geçirmiş oldu. Aslında çok istemesine rağmen ve önünde Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi parti liderliği ve başbakanlıktan Çankaya’ya çıkan iki örnek olmasına rağmen Erdoğan aynı şeyi tekrarlayamadı. Böylece Erdoğan ve AKP için de yeni bir dönem, gerileme-zayıflama süreci başlamış oldu. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde alınan yüzde 47 oya rağmen geride kalan bir buçuk yıl AKP ve Erdoğan için savunmada kalınan, siyaseten başarısız bir dönemdir. Dünya ölçeğinde patlayan ve giderek Türkiye’yi de daha fazla etkilemeye başlayan ekonomik kriz derinleştikçe iktidar partisi olarak AKP’nin işi daha da zorlaşacaktır.

Her çıkışın bir inişi vardır; hele zirveye çıkılmışsa artık inişe geçmek zamanı gelecektir. AKPiçin de bu inişin zamanı gelmiş, aslında Gül’ün zirveye çıkışından sonra başlamıştır.

Hâlâ devam ediyor…