A+ A A-

Asıl olarak 19. yüzyılda doğup, gelişen ve bir dünya sistemi haline gelişi 20. yüzyılda pek de beklenmeyen bir coğrafyada, yani Batı’da değil Doğu’da (Avrupa’da değil Asya ve Doğu Avrupa’da) ve pek de beklenmeyen tarzda somutlaşan sosyalizmin bir tarihsel döneminin sonu yine bu yüzyılın sonuna denk geldi. Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) politikalarının sonucunda 1991’de Sovyetler Birliği’nin tasfiye oluşu ve nihayet Çin’deki komünist parti yönetiminde “serbest piyasa ekonomisi” uygulamaları hiç kuşkusuz tarihsel önemdedir. Ve hiç kuşkusuz sosyalizmin bir tarihsel döneminin sona erişinin ifadeleridir.

Sosyalizmi, insanlığın eşitlik, özgürlük, adalet arayışlarının, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha adil bir dünya özleminin bir parçası, bir ifadesi olarak düşünürsek ve dünya ne ve nasıl bir yer olursa olsun, bu arayışların ve özlemin de bitmeyeceğini dikkate aldığımızda bir tarihsel dönemin sona erişi aynı zamanda yeni bir dönemin de başlangıcıdır. Gerçekten de böyle yeni bir dönemin başlamış olduğu hem dünyadaki gelişmeler, hem de Türkiye’deki gelişmeler (veya gelişememeler) dikkate alındığında pekala görülmektedir.

20. yüzyıl sosyalizminden ne gibi sonuçlar/dersler çıkarılabilir:

Her şeyden önce kapitalizmin sanıldığından daha güçlü bir sistem olduğu ve öyle kolayca yıkılmayacağı, yapısal veya konjönktürel nedenlerle sürüklendiği krizlerden güçlenerek çıkmayı başardığı görülmelidir. 20. yüzyılın son çeyreğinde Uzakdoğu’daki bazı ülkelerin sergilediği dikkate değer kapitalist gelişme “Asya kaplanları” gibi bir kavramlaştırmaya yol açıp, giderek “Emperyalizmin kağıttan kaplan olduğu” lafını dolaşımdan kaldırdığı hatırlanacak olursa bütün bu tablo üzerinde düşünmek gerekiyor. Düşmanınız sandığınızdan daha güçlü çıktıysa, geriye bakıp değerlendirmeniz ve yeniden kurmanız gereken çok şey vardır. Bu bağlamda 20. yüzyıl sosyalizmi üzerine düşünüldüğünde, tartışılarak yeniden kurulması gereken bir devrimci sosyalizm anlayışı içinde ele alınması gereken çeşitli sorunlar ve kavramlar bulunmaktadır. Doğrusu “sosyalist demokrasi” başlığı altında da toplanabilecek bir geniş çerçevede tartışılması gereken başlıca konular arasında şunlar yer almak zorundadır:

 

1-    Demokrasi  ve diktatörlük; reel sosyalizmin “proletarya diktatörlüğü” adına yaptıklarının Batı ve Kuzey Avrupa’da sosyal-demokrasinin bazı ülkelerdeki uygulamaları bu kavramların 20. yüzyılın başındaki gibi ele alınmaya devam etmesine olanak bırakmamıştır.

2-    Tek parti, çok parti, muhalefet, ifade özgürlüğü; sosyalizm ve çoğulculuk üzerine çok tartışmak gerekiyor.

3-    Ulusal ve cinsel sorunlar; sınıf hareketiyle ulusal ve anti-cinsiyetçi hareketler arasındaki ilişkiler sorunludur ve kaynağında da sosyalizmin sınıfsal sorunu esas alması gerekçesiyle “sınıf indirgemeciliği” ile sakatlanması bulunmaktadır.

4-    İşçi sınıfı dışındaki emekçiler ve aydınlarla ilişkiler; sınıf ittifakları ve bu arada “organik aydın” kavramıyla anlatılmak istenenler de yeniden ele alınmaya ihtiyaç gösteriyor.

5-    Enternasyonalizm ve milliyetçilik; “büyük” parti, “büyük” devlet egemenliğinin yaşanması, “sosyalizmin anavatanı”, hatta “milli komünizm” gibi kavramların literatüre girdiği koşullarda “İşçilerin vatanı yoktur” diye yola çıkan sosyalizmin nereye geldiği tartışılmak zorundadır.

6-    Piyasa ekonomisi, kumanda ekonomisi, planlama; iktisadi alanda başarılı olamayan 20. yüzyıl sosyalizminin çöküşü bu kavramları da yeniden tartışma gündemine soktu ve ekonomide demokratik bir planlamanın ne ve nasıl olması gerektiği önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor.

 

* * *

Dünya ölçeğinde önemini kaybeden veya yeniden değerlendirilmesi gereken olgular veya kavramlar olduğu gibi yeni öne çıkan, önem kazananlar da var. Onları da ayrıca görmek, anlamak ve değerlendirmek büyük önem taşıyor. Sadece bir örnek olarak kol emeğinin eski önemini ve işlevini kaybetmesine dikkat çekmek yeterli olabilir; 20. yüzyılın son çeyreğine kadar kapitalist üretim sürecinde kol emeği önemliydi ve bu temelde gelişen toplumsal örgütlenmeler gündelik hayatı her yönüyle etkiliyordu. Sözgelimi kitle sendikacılığının da dayandığı bu işçi kesimi siyasetten kültüre kadar her alanda dikkate alınmak zorundaydı. Siyasal mücadele ve örgüt biçimlerini de büyük ölçüde  belirleyen bu toplumsal yapı 20. yüzyılın son çeyreğinde eski önemini kaybetmiştir. Böylesi bir gelişme o zamana kadarki deneyimleri, kazanımları hemen anlamsız kılmaz elbette ama bu tür değişim ve gelişimleri görmeyen bir siyasi anlayışın da başarılı olması beklenemez. Bu bağlamda Seaatle’dan başlayarak dünyaya yayılmış bulunan ve kendisine yeni örgüt biçimleri geliştirmekte olan küresel hareket, sosyal forum gibi örgütlenmeler anlaşılmadan sosyalizmin 21. yüzyıla uygun devrimci bir anlayış inşa etmesi mümkün değildir.

Bunların yanı sıra 20. yüzyılda dünyanın Doğu-Batı ekseninde (sosyalizm-kapitalizm çatışmasıyla da örtüşerek) bölünmesinin yerini önce Kuzey-Güney ekseni aldı, ama giderek bunun da ötesinde daha belirgin bir şekilde, Yoksul Ülkeler-Zengin Ülkeler ekseninde bir bölünme ve çelişki gündeme geldi. Şu anda dünyanın geleceği açısından en önemli sorunlardan biri budur. Bir yanda akıl almaz bir zenginlik birikirken diğer yanda yine akıl almaz bir yoksulluğun derinleşmesi ve artık bu tablonun hemen her gün insanlığın gözü önünde bulunması basit bir sorun değildir. Bu konuda sosyalizmin de söyleyeceği yeni şeyler olmalıdır.

Emperyalist sistemin örgütlenme piramidinin tepesinde oturan ABD’nin bu gibi sorunlara da geliştirdiği çözüm “imparatorluk” yöntemleriyle, tam bir fütursuzlukla “önleyici saldırılar” yapması yine bir bütün olarak uluslararası ilişkileri eskisinden çok farklı bir noktaya getirmiş bulunuyor. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde İslam’ın politik bir alternatif olarak güç kazanması ve dünya ölçeğinde “medeniyetler çatışması” veya “dinler kavgası” ya da yeni “Haçlı seferleri” son derece önemli ve 21. yüzyıla ait yeni olgulardır. Demek ki bu konularda da sosyalizmin söyleyeceği yeni sözler olmalıdır.

 

* * *

Dünya-tarihsel ölçekte meydana gelen bütün bu gelişmeler ve köklü değişimler elbette Türkiye sosyalist hareketini de etkiliyor, ancak henüz ortaya çıkan olumlu şeylerden söz etmek pek mümkün değil. Aslında  21. yüzyılda Türkiye solunun varoluş biçimi, kendini ifade ediş tarzı değişmiştir ama solun bunu ne ölçüde algıladığı, kavradığı tartışma götürür. Eskiden emek eksenli ve işçi sınıfının sorunlarının yanı sıra siyasal sorunlar (örneğin faşizm ve anti-faşist mücadele) etrafında gelişen ve teorik tartışmaları da bu noktalarda yoğunlaşan sol artık çok daha fazla kimlik sorunlarıyla, ulusal-etnik sorunlarla, kendisini faşist biçimlerden çok “vatanseverlik”, “yurtseverlik” kılıfları altında sunan milliyetçilikle uğraşmak zorunda kalmaktadır.

Sendikal hareket çok gerilemiş ve emek hareketi daha çok kamu çalışanları etrafında şekillenirken, emek hareketiyle sosyalist hareketin buluşması artık eski biçimleri içinde düşünülemez. Yukarıda dikkat çekilen kol emeğinin eski önemini kaybetmesi bir ölçüde Türkiye için de söz konusudur ve tabii ki bunun da bir takım sonuçları vardır.

Doğrusu, baştan beri sözü edilen “sosyalizmin yeni tarihsel dönemine” uygun bir devrimci anlayış geliştirmek açısından Türkiye sosyalist hareketinin hiçbir şey yapmadığı söylenemez. Başlangıcı 1990 yazındaki “Kuruçeşme” diye adlandırılan toplantılara, hazin sonu ise 2000 sonbaharındaki ÖDP’nin kurucu bileşenlerinin dağılmasına/ayrılmasına ulaşan bir süreçte sosyalist hareket, birliğini ve yeniden yapılanmasını gerçekleştirmeyi denedi. Yani tam da bu yeni tarihsel döneme yanıt vermeye çalıştı. Ancak pek çok nedenden dolayı başarısız oldu.

Ama yine de bu doğrultudaki umut ve beklenti bitmemiştir, ya da bitmemiş olduğu umulur. Çünkü eğer 21. yüzyıl içinde fazla ilerlemeden Türkiye sosyalist hareketi marjinallikten kurtulup yeniden bir “toplumsal hareket” düzeyine gelecekse, bu, ancak birliğini sağlarken yeniden yapılanmasıyla, ya da daha açık bir ifadeyle, kendisini yeniden inşa etmesiyle mümkün olacaktır.