A+ A A-

Şerden Hayır Doğar mı?

 

15 Temmuz'dan itibaren Türkiye'de yeni bir dönem başladı. Evet, bu çapta ve böylesi bir askeri darbe girişimi şaşırtıcı olabilir, İstanbul ve Ankara sokaklarında tankları görenler gözlerine inanmakta zorluk çekmiş olabilir ama bu şaşkınlık esasen Türkiye’nin batısında yaşayanlar içindir.

Çünkü Türkiye’nin doğusunda yaşayanlar aylardır tanklarla, toplarla karşı karşıya, zaten şehirlerin sokaklarında tanklar dolaşıyor, savaş uçakları alçak uçuşlar, bombalamalar yapıyor. Dolayısıyla onlarda batıdaki kadar büyük bir şaşkınlık olmadı.

Bu darbe girişiminin ortaya çıkmasına yol açan çeşitli koşullar söz konusudur ama en önemlisi Kürt sorunu gibi görünüyor; Kürt hareketinin sözcülerinin "Barış süreci sona ererse darbe mekaniği harekete geçer" dediğini unutmamak lazım. (Darbe konusundaki öngörüleri bu kadar doğru çıkanları darbeden sonra görmezden gelmeye çalışmak, yok saymak ise haksızlıktan da öte aymazlıktır, olan-biteni anlamamaktır.

Oysa darbe mekaniğinin harekete geçmesine yol açan adımlar atılırken AKP'si [Adalet ve Kalkınma Partisi], CHP'si [Cumhuriyet Halk Partisi], MHP'si [Milliyetçi Hareket Partisi] birlikteydi; "Hepiniz oradaydınız!"

Bir kez daha görülüyor ki, askere bu kadar fazla yetki tanınıp, Kürt sorunu gibi ülkenin en önemli sorununun çözümü havale edilirse, milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken askere dokunulmazlık verilirse, sonunda askerin kışlasından tümüyle çıkmasına yol açan koşullar da hazırlanmaktadır.

Çünkü ülkenin en önemli sorununu çözmekle yetkilendirilen ve dokunulmaz kılınan asker ülkenin yönetimini tümüyle üstlenmeyi düşünmeye ve o doğrultuda daha rahat hareket etmeye başlamaktadır.

Bu anlamda, 15 Temmuz’un başlangıç noktası geçen yıl 22 Temmuz’dur demek, yanlış olmaz. Artık biliyoruz ki, 22 Temmuz 2015’te Kandil’i bombalamak için havalanan F ­ 16’lar 15 Temmuz 2016’da da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamak için havalandı.

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarını kabullenmeyip ülkeyi yeniden seçime doğru sürükleyenler başta olmak üzere, herkesin bu gerçek üzerinde biraz durup düşünmesinde yarar var. 

Darbe iyi ki önlendi

14 yıllık iktidarı ardından artık orduya, bürokrasiye, devlete tümüyle egemen olduğu varsayılan Erdoğan ve AKP 15 Temmuz gecesi az kalsın kanlı bir darbeyle gidecekti.

Yaratılan siyasal kutuplaşma ve bölünmenin hemen hemen olduğu gibi orduya ve bürokrasiye de yansıdığının ve sivil toplum gibi ordunun da neredeyse tam ortasından bölünmüş olmasının açığa çıktığı darbe girişiminin başarısızlığa uğramış olması elbette iyidir, olumlu bir şeydir ve geleceğe dönük olarak da bu toplumun siyasi zihniyetinde bir değişiklik, bilincinde eğer bir sıçrama meydana getirmezse de derin bir iz bırakacaktır.

15 Temmuz'daki darbenin başarıya ulaşması herhalde en kötü senaryo olurdu. Şimdi başka kötü senaryoların da gündemde olması askeri darbenin en kötüsü olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ordunun bir kısmının ­ ama sadece "Fethullahçılar"dan ibaret olmayan genişçe bir kesiminin­ içinde yer aldığı darbe girişimi sanıldığından veya ilk günlerde medyaya yansıdığından daha ciddi görünüyor. Eğer son anda vazgeçmemişlerse, ordunun en üst kademesinin, hatta istihbarat örgütünün de ilişkili olduğu izlenimi veren darbe girişimi başarıya ulaşsaydı muhtemelen bir iç savaşa sürüklenecektik.

Hala böyle bir ihtimal ortadan kalkmış değil ve belki de yarı yolda bırakılan darbeciler artık siyasi suikastlar ve büyük provakasyonlarla buna oynayacaklardır. Bu noktada özellikle Kürt hareketinin tavrı önemlidir ve görüldüğü kadarıyla bu tür provakasyonlara gelmeyecek bir yaklaşım içindedirler.

Sokaktaki kalabalıklar 

Darbenin ellerinde bayraklarla "Ya Allah Bismillah Allahü Ekber" diye haykıran kalabalıklarca durdurulması ve Erdoğan'ın kısa vadede siyaseten daha da güçlenmesinin yolunu açması ise ayrı bir sorundur.

Erdoğan’ın çağrısıyla ilk saatlerde sokağa çıkan kalabalıkların belli bir örgütlülüğe sahip “militan” unsurlar olması AKP’nin böylesi bir ihtimale karşı az­çok hazırlıklı olduğu izlenimini veriyor. (“Bir iç savaş çıkarsa ezer geçeriz” dediği ileri sürülen Erdoğan da herhalde bu “örgütlü” kalabalıklara güveniyordu.)

Ama ne olursa olsun militan AKP’lilerin yanı sıra halk da sokağa çıkmış ve tankların üzerine yürümüştür. Bunu yaparken de dini ve milli duygularla motive olması şaşırtıcı olmasa gerektir; başka nasıl harekete geçebilirdi ki? (Bu arada, özellikle soldan, Kürt hareketinden kesimlerin, darbeye karşı olup da bu tür milli ve dini motivasyona sahip olmayanların sokakta kendine yer bulamaması ve sokağa çıkmaması da aynı şekilde anlaşılır bir durumdur.)

Günlerdir sokaklarda, meydanlarda olan bu kalabalıkların taşıdığı potansiyel tehlikeler ise elbette ciddiye alınmalıdır. (Bu noktada HDP'nin Gazi Mahallesinde ama özellikle de CHP'nin de Taksim'de darbeye karşı miting yapması iyi oldu, sokakta sadece AKP ve MHP'nin olmadığının görülmesi önemliydi.)

Günlerdir sokakları, meydanları zapt eden bu kalabalıklar Cumhurbaşkanı danışmanı Şeref Malkoç’un söylediği gibi, silahlandırılarak bir tür “milis” örgütlenmesine dönüştürülürse işte o zaman asıl büyük tehlike ortaya çıkmış olur. Muhalefetin yakından izleyeceği ve hassasiyetle üzerinde duracağı konuların başında bu gelmelidir. Çünkü böylesi bir milis örgütlenmesi açık bir diktatörlüğe gidişte en önemli adımlardan birini oluşturur.

Devlet göçmüş, çökmüş…

Ortasından bölünmüş, yarısı Erdoğan’a darbe yapmaya çalışırken diğer yarısı gönülsüz bir şekilde darbecilere müdahale eden, komuta kademesinin tümüyle derdest edildiği, 358 generalinin 125'i tutuklanan ordu çökmüş görünüyor.

Yargıç ve savcılarının dörtte biri atılan veya tutuklanan yargı da göçmüş, binlerce polisin ve on binlerce öğretmenin işine son verildiği bürokrasinin diğer alanlarının ne halde olduğu ise tam bilinemiyor. Devletin çekirdeği ordu ve bürokrasi olduğuna göre aslında devlet çökmüş, göçmüş durumda ve artık bir şekilde yeniden inşası gerekecek.

14 yıllık AKP iktidarından sonra gelinen nokta budur ve bu tablonun siyasi sorumluluğu elbette iktidar partisinindir. Olayların sıcaklığı geçtikçe ve duruldukça bu siyasi sorumluluk daha iyi görülecek ve sorgulanacaktır. Bu anlamda kısa vadede darbe mağduriyetinden siyaseten yararlanacak olan iktidarın orta ve uzun vadede kazançlı çıkmaması gerekir. 

Çöken devletin bugünkü koşullarda yeniden inşası kaçınılmaz ama nasıl? Artık en önemli sorun budur; 15 Temmuz’un bastırılmasından sonra başlayan yeni dönemin temel siyasal sorunu bu olacaktır.

15 Temmuz öncesinden daha otoriter, daha ideolojik, daha İslami bir AKP devleti olarak mı inşa edilecek, yoksa 15 Temmuz öncesinden daha demokratik bir devlet olarak mı?

Açık ki Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin amacı bu yeniden inşayı kendi suretlerinde yapmaktır. Darbeye direnen meclisi by-pass eden OHAL [olağanüstü hal] ilanı bu niyeti ortaya koyuyor.

Peki, AKP bu yeniden inşa konusunda yeterince güçlü müdür? Hayır, değildir. Darbenin önlenmesinde önemli bir rol üstlenen, halkı sokağa çağıran Erdoğan tabii ki itibar kazanmıştır ama bugün siyaseten AKP’nin devleti istediği gibi yeniden inşa edecek güçte olduğunu düşünmek doğru değildir.

Hala darbecilerin bir ahtapot gibi kollarının nerelere kadar uzandığını, ne yapabileceklerini tam bilemeyen siyasi iktidar kendi başına ve kendi kafasına göre hareket edemez.

İttifaka, muhalefetle işbirliğine muhtaçtır. Bu noktada sadece MHP'nin desteği yetmez, özellikle CHP'ye ihtiyacı vardır. Nitekim AKP de CHP ile işbirliği için koşulları zorlamaktadır. AKP'nin bu güçsüzlüğünü ve işbirliği ihtiyacını muhalefet bir fırsata çevirmeyi düşünmelidir.

Demokrasi bloğu şart

Bu bağlamda OHAL kararına Meclis’te birlikte karşı çıkan CHP ve HDP’nin [Halkların Demokratik Partisi] dirsek teması ve birlikte hareket etme koşulları önem kazanmaktadır.

CHP ve etrafındaki güçlerle, HDP ve etrafındaki güçlerin yan yana gelmesi kolay değildir ama OHAL’e birlikte karşı çıkış devletin yeniden inşası sürecinde demokratik öneriler getirilmesi ve bunların birlikte savunulması açısından bir kolaylık, bir başlangıç olabilir.

HDP'nin bu yeniden inşa sürecine demokratik bir güç olarak müdahil olabilmesinde CHP ile ilişkisi önem kazanıyor. CHP'nin AKP'nin işbirliği yaklaşımının cazibesine kapılmasını önleyip HDP ile yan yana gelmesinin önünde çok zorluklar vardır ama yine de HDP'nin yoğunlaşacağı nokta bu olmalıdır.

Güçlü bir demokratik ittifak, bir "demokrasi bloğu" kurulabildiği ölçüde bugünkü koşullarda AKP de dahil olmak üzere, herkesten daha etkili olacaktır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Ama öncelikle bunu görmek, buna inanmak ve bir özgüven ve kararlılıkla hareket etmek gerekir.

Zaten yeni bir anayasa gündemdeydi, demokratik bir anayasa önerisi ve bunun toplumsal bir kampanya olarak tartışılmaya başlanması bugün daha da önem kazanmıştır.

Asker-­sivil ilişkisinden eğitim sorunlarına, Kürt meselesinden dış politikaya kadar her konuda ve kapsamlı bir “demokratik yeniden inşa süreci” artık siyasal gündemin ilk maddesi olmak zorundadır.

Bu konuda bugüne kadar yan yana gelemeyenler bir dirsek teması geliştirebilirlerse, hatta daha da ileri giderek bir demokrasi bloğu oluşturabilirlerse “Her şerden bir hayır doğar” diyalektiği gerçek olur. Doğrusu, biraz zor ama ihtiyacımız olan da budur...