A+ A A-

Sevgili Kardeşim İbo,

Sebahattin Yalova’dan gelmişti cenazeye, mezarlığa gitmek için otobüslere binerken, “İbo ile ilgili yazmak lazım mutlaka” dedi. “Ben yazacağım” dedim ama seçim curcunası içinde bir türlü fırsat bulamadım, bak bir hafta olmuş bile. Sana yazmak için ancak oturabildim… “Tayyip gidecek ben de buradan çıkacağım” diyordun hastanedeyken. “Tayyip gitti” İbo, o her gün ekranlardan bağıran, çağıran, saatlerce bize hakaret eden adam tam 3 gün 22 saat hiç görünmedi, ortaya çıkmadı. Tayyip’in “baş belası” dediği sosyal-medyada “Kayıp aranıyor” ilanları verildi… Gerçekten de “Saray düştü” İbo ama sen bunu göremedin be güzel kardeşim, ondan iki gün önce bizi bırakıp gittin. Bu hesapta yoktu, bu kadar erken gitmek olmadı...

Geçen yıl (2014) Ağustos’ta hastalığını öğrendiğimizde evet, durum ciddiydi, akciğerlerin yanı sıra başka yerlere de sıçramıştı o lanet tümör ama yine de umutluyduk. Doktor arkadaşlarımız Ercan ve Mehmet Cengiz sayesinde Marmara Üniversitesi hastanesinde tedavin başladığında kötümser değildik. Doktorlarımız tıbbın bu konuda yapabileceği her şeyi harekete geçirdiler, onlara şükran borçluyuz. İyi ki varlar… Tedavinin ilk aşaması iyi de sonuç verdi ve yeni bir tedavi süreciyle birlikte daha da iyi bir duruma geleceğine umutlandık gerçekten. Ama sonra birden durumun kötüleşiverdi. Böbreklerin iflas etmiş ve bir türlü yeniden kemoterapi başlayamadı. Bir süre sonra karaciğere de sıçradığını söylediklerinde artık umutlarımızı korumamız zordu. 4 Haziran’daki ölümünden iki gün önce, 2 Haziran Salı gecesi saat 03’te Hayriye ile Oytun’u hastaneden, yoğun bakım servisinden çağırmışlar. Oytun Gönül’ü,  Gönül de Dilek’i aradı, apar topar hastaneye giderken ölüm haberini almaya gittiğimizi düşünüyordum. Ama hastaneye ulaştığımızda böyle bir şey söylemediler, umutlanacaktık ki yoğun bakım doktoru “Durumu ağırlaştı” dedi. Bir tür “vedalaşmaya” çağırmışlar, Hayriye ile Oytun yanına girdiler, on dakika kadar seninle oldular. Çıktıklarında artık kaçınılmaz haberi beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. O haber de Perşembe günü geldi maalesef. İyice küçülen, zayıflayan o incecik bedendeki o kocaman yürek durmuştu…

5 Haziran Cuma günü seni uğurladık… Çok kalabalıktı. Seni bilen, tanıyan hemen herkes koşmuş gelmişti. Son yıllarını geçirdiğin Antalya başta olmak üzere İstanbul dışından da gelen çoktu. Ziya ile Şaban Edremit’ten gelmişlerdi. Müjdat’la İlkay İzmir’den geldiler. Ankara’dan, Bursa’dan gelenler vardı. Burhan, 1970’li yıllarda Ankara’da Siyasal Yurdu’nda oda arkadaşın sonra da hayatın boyunca yoldaşın, Kurtuluş saflarında omuz omuza mücadele ettiğin Burhan İngiltere’den çıkıp geldi. Cenazeye yetişemedi ama akşam sizin evdeydi. Seninle ilgili pek bilinmeyen anılarını paylaştı. Burhan gibi böyle koşup gelen şaşkın ve üzgün arkadaş çoktu. Bazıları da çocuklarıyla gelmişti İbo, Antalya’dan Haşim oğluyla, Fethi kızı Zeliş’le gelmişti, Müjdatların oğlu Taylan vardı, Turanların oğlu Ekin vardı, Gönüllerin Gülce vardı, benim göremediğim, fark etmediğim başka çocuklar da vardı herhalde, Oytun’un yaşıtları, arkadaşları sana sevgilerini ve saygılarını belirtmek için gelmişlerdi…

Sen bu sevgiyi, saygıyı çok hak ediyordun be İbo… Çok düzgün bir adamdın… Mezar başında İnegöllü hemşerin ve mücadele arkadaşın İlhami seni anlatan bir konuşma yaptı. Sonra, çok zorlansam da ben de bir şeyler söyledim. Senin, o anda mezarlıkta olanların birçoğu gibi, 70’li, 80’li yılların yoğun mücadeleleri sırasında “tesadüfen ölmeyenler” kuşağından olduğunu anlattım. Senin ve senin gibi militanların Kurtuluş’un devrimci kimliğini oluşturan, ona devrimci karakterini veren komünistler olduğunu vurguladım. O incecik bedeninden dolayı lakabının “Gölgesiz” olduğunu hatırlattım ama gölgede kalan işlerin militanı olduğunu da belirttim. Sizin “Levazım” ekibinin çoğu oradaydı, seni uğurlamaya gelmişlerdi. Nisan 1984’te farklı operasyonlarda ama aynı günlerde yakalandığımızı ve emniyette birlikte olduğumuzu söyledim. Biz başka bir şehirden başlayan takiple toparlanmış siz ise Fethi ile birlikte yakalanmıştınız. Birkaç ay önce yapılan Bostancı Ziraat Bankası soygunundan sonra polis bir değerlendirme yapmış ve “Bu, Kurtuluş’un işi” diyerek özel olarak üzerimize gelmişti. Tahminleri doğruydu ama o operasyon sırasında bunu kanıtlayacak hiçbir şey bulamadılar. Ne olduğunu bilen iki kişiden biri sendin ama polis sorgusunda bir şey elde edemedi. 34 günlük sorgudan, işkencelerden sonra bizi Gayrettepe’den Selimiye’ye gönderirken bizim timdeki polis Boby’nin “Bu sefer iyi çıktınız, sağlam durdunuz” diye itirafta bulunmasını ve bir anlamda kendi yenilgilerini kabullenmesini unutmuyorum. Öyleydi gerçekten, “Direnmiş ve kazanmıştık!” Senin payını da kayda geçirmek için bunu yazıyorum. Yoksa senin gibi ketum bir adama kalsa bu gibi şeyler hiç gün ışığına çıkmaz, biliyorum. Neyin lafını ettin, neyinle övündün ki, bunu da söyleyesin…

Metris’te yattığın yıllarda Behçet hastalığının kendi kendine düzelmesi hayatının en ilginç olaylarından biridir herhalde. Oysa dışarıdayken tedavisi için ne kadar uğraşmıştın. Burhan anlatmıştı, Ankara kapalı cezaevinden firarlarını örgütleyenlerden biri olduğun ve sonra da yurtdışına çıkmadan önce birlikte kaldığınız Kemal Ergin tıp fakültesinden terk olduğu için “yarım doktor” olarak hayli uğraşmış, pansumanlar yapmış, sonuç alamamış. Ama Metris’teki koşullarda kendiliğinden düzeldi Behçet hastalığı. Bu hastalığın uzmanları seni incelemeli; kaç volt elektrik, kaç sopa falaka, ne kadar açlık, ne kadar hasretlikle bu hastalık tedavi oluyor, diye iyice araştırmalılar seni, diyerek az mavra yapmadık.

Metris’ten tahliye olduktan sonra, 90’lı yıllarda hayat daha zorlaştı galiba... “Hayat gailesi” denilen veya hepimizin çok sevdiği Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim’de “günlük maişet derdi” dediği ve aslında daha önce pek bilmediğimiz, tanımadığımız bir şey çıktı karşımıza ve bizleri çok zorladı. Bu kadar yaşayacağımızı, hatta ufaktan yaşlanacağımızı ve böyle bir sorunla karşılaşacağımızı bilmiyorduk tabii, tahmin etmiyorduk. Başka birçok arkadaş gibi ben seni de en çok bunun yorduğunu, yıprattığını düşünüyorum. Ama hayatın akışı, şimdi burada ele alamayacağım pek çok faktör, hemen hepimizin karşısına böyle bir sorunu çıkardı ve evet bununla başa çıkmakta çok zorlandık, çok sıkıntı çektik. Muhtemelen kimseye bunun lafını etmedin, yakınmadın, o bilinen ketumluğun zaten buna izin vermezdi ama ben hepimizin bundan çok ıstırap çektiğine eminim. Dediğim gibi, hayatın akışı farklılaşmıştı ve daha önce bilmediğimiz, düşünmediğimiz bu sorunla boğuşmak kolay değildi. Bu boğuşma sırasında da düzgün kalmak, dürüst ve güvenilir olmaya devam etmek çok zordu. Sen bu zorluğun üstesinden gelenlerinden biri oldun İbo... Son nefesine kadar düzgün bir adam, devrimci bir adam,  güvenilir bir adam ve son nefesine kadar Kurtuluşçu…

“Kurtuluş” senin için, benim için ve aynı kuşaktan başka birçok arkadaşımız için artık ömrümüzün sonuna kadar taşınacak bir kimlik, bir ruh hali, bir yaşam tarzıdır sanıyorum. İlle de bir örgüt, bir parti, bir şu, bir bu olması şart değil hani ama özellikle 70’li, 80’li yılların o “birlikte dünyaya meydan okunan ve birlikte ölüme gidilen yılları” hayatımızı tümüyle şekillendirdi ve bizi öyle birbirine bağladı ki, artık ömrümüzden geriye ne kaldıysa, bundan sonraki yıllar da işte böyle geçecek. Ortada “Kurtuluş” diye bir şey kalmasa bile galiba yine de “Kurtuluşçu” olarak son nefesimizi vereceğiz…  Bir kere sohbetini de yaptığımız için senin kendini böyle gördüğünü, böyle hissettiğini biliyorum, ben de öyle hissediyorum be İbo. Bunu başkaları, özellikle de gençler nasıl anlar, nasıl algılar bilmiyorum ama işte “tesadüfen ölmeyip” fazladan yaşayınca ve ufaktan da yaşlanmaya başlayınca böyle tuhaf bir durum ortaya çıkıyor galiba… Bizim Doktor Ercan’ın “sınır tanımayan doktor” olarak Afrika’ya, Latin Amerika’ya falan giderken yanında Kurtuluş flaması götürmesi aklıma geldi. Evet, bu böyle “tuhaf” bir şey işte… Başkalarının anlaması da anlatması da zor, belki yine en iyi bizler anlayabiliriz. Ama boş ver, anlamayan da anlamasın yani, bu da bize ait bir “tuhaflık” oluversin!

Oytun’un doğması hiç şüphesiz Hayriye ile senin en büyük sevinciniz, mutluluğunuz oldu. Oytun’la ne kadar gurur duyduğunu biliyorum. Hastalığın, tedavin sırasında ben de Oytun’u daha yakından tanıdım ve size nasıl sahip çıktığını gördüm. Hayriye’nin yanında dimdik durup, elinden gelen her şeyi sonuna kadar yaparken hastanenin diyaliz makinesinin teknik özelliklerini bile incelemeyi, tedavi sürecini her yönüyle denetlemeyi de ihmal etmiyordu bu genç mühendis. Yani her bakımdan duruma hakimdi. Onunla gurur duymakta çok haklısınız. Bundan sonrasında da Hayriye’nin hep yanında olacağına şüphe yok. Gözün arkada kalmasın…

Hayriye elbette çok zor günler geçirdi, çok sarsıldı ama zamanla daha iyi olacaktır. Bir zamanlar İnegöl’ün bildiği, tanık olduğu biricik aşkını toprağa vermenin acısı, kederi tümüyle bitmez elbette ama hayatın akışı zamanla yaranın kabuk bağlamasını sağlayacaktır, diye umuyorum.

Uzun lafın kısası İbo, mezar başında da söylediğim gibi, her insan yaşarken yaptıklarıyla kendi heykelini yontarmış, gün gelip de göçüp gittiğinde geride o heykel kalırmış! Şimdi bakıyoruz ve senin güzel bir heykelini görüyoruz. Hepimiz arkamızda seninkine benzer güzel heykeller bırakalım kardeşim…

 

Seyfi