A+ A A-

Türbülanslar ve yeniden başlangıçlar...

 

Gerek AKP, gerekse HDP sözcülerinin açıklamalarına bakılırsa artık iki yılı doldurmak üzere olan “çözüm süreci” türbülanstan çıkmış, yeniden yola koyulmuş görünüyor, ancak bu gidişle benzer krizlerle, türbülanslarla karşılaşması kaçınılmazdır. Bunun temel nedeni ise tarafların, yani bir yanda AKP Hükümeti’nin/devletinin, diğer yanda ise Kürt hareketinin bu sürece farklı bakmaları, farklı anlamaları ve farklı beklentilere sahip olmaları.

Çeşitli manevralar
Artık 30 yılı geride bırakan son Kürt isyanının 12 yılının, yani üçte birden fazlasının AKP’nin devr-i iktidarında geçtiği hatırlanılırsa, “çözüm süreci”ne hiç de kolay gelinmediği, AKP’nin hiç de masum ve günahsız olmadığı aşikâr. 2013 Newroz’una gelinceye kadar, 10 yıl boyunca AKP hemen her yolu denedi; “KCK Operasyonu” adı altında, milletvekilleri ve belediye başkanları da dahil, önde gelen binlerce Kürt siyasetçisini tutuklamaktan, sınır ötesi harekâtlara ve Roboski’deki katliama kadar savaşla, baskı ve şiddetle sonuç almak için hemen her şeyi yaptı. Bu arada, örneğin “düşünmezseniz Kürt sorunu da olmaz” gibi saçma sapan açıklamalardan “devlet adına özür dilemeye” kadar her türlü lakırdıyı etmek de veya TRT Şeş gibi, özel okullarda Kürtçe eğitime olanak tanımak gibi adımlar atmak da ihmal edilmedi. Ancak AKP bir türlü istediği sonucu alamayınca devletin çekirdeğini -ordu ve bürokrasiyi- görüşmeler yoluyla istenilen sonucun alınabileceğine ikna etti. Uluslararası koşullar, özellikle de bölgesel gelişmeler iyice sıkıştırınca 2013 yılı başında “çözüm süreci”nden başka çare kalmamış oldu. Böylece “çözüm süreci” bir “devlet politikası” haline gelirken nihai amacı da açıktı: Kolektif haklarını almakta ısrar etmemesi için Kürt halkını ikna etmek ve bireysel haklarla yetinmesini sağlamak.

Tercihten çok, zorunluluk
Her şeye rağmen bu noktaya gelinmesi, karşılıklı ateşkes veya eylemsizlikle birlikte Abdullah Öcalan’ın çağrılarının ciddiye alınıp kendisiyle görüşmelerin başlaması, bu görüşmelerin HDP ile Kandil’i de kapsayarak devam etmesi tarihsel önemde. “Çözüm süreci” AKP ve devlet açısından bir tercihten çok, bir zorunluluk olarak gündeme gelirken Kürt hareketi açısından da durum çok farklı değildi. Öcalan’ın 2013 Newroz bildirisinde belirttiği üzere, Kürt isyanı da silahlı biçimde gelebileceği noktaya gelmiş ve artık başka biçimlerde, siyasi ve demokratik yöntemlerle yoluna devam etmek zorundaydı. Uluslararası arenada Kürt sorununa benzer sorunlar Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve “küreselleşme süreci” adı altında dünyanın yeniden şekillenmekte olduğu 21. yüzyılda artık barışçı ve demokratik yollarla çözülmeye başlamış ve dolayısıyla Türkiye’nin Kürt sorununu çözümü açısından örnek alabileceği, başarıya ulaşmış modeller -ETA ve IRA’dan FARC ve Güney Afrika’ya kadar- söz konusuydu.

Alaturka model
Ancak görüldüğü kadarıyla her şeyde “yerli” olmak, dünyaya yeni ve yerli örnekler sunmak adına alaturkalıktan vazgeçmeyen AKP bu konuda da “alaturka” bir model geliştirmiş görünüyor. Dünyadaki diğer barışçı ve demokratik örneklerinden farklı ilerleyen bu “çözüm süreci” modelinde AKP sözcüleri milliyetçi bir nefret dili kullanmaya devam ederken, muhataplarına her türlü hakareti ve iftirayı atmaktan imtina etmiyor, “terör sorunu”nu çözmek için uğraştığını söyleyip, milliyetçi-muhafazakâr toplum kesimlerinin siyaseten eğitilmesi, çözüme hazırlanması gibi bir kaygı taşımıyor. Akiller Heyeti kurup milliyetçi tepkileri onlara havale ediyor ama hazırladıkları raporları ve önerileri umursamıyor. Süreci ve tarafları denetleyen güvenilir bir gözleme/izleme heyeti bir türlü oluşturmuyor.

Beklentiler çok farklı
Öte yandan İmralı, Kandil, Avrupa, HDP gibi farklı odakları olan Kürt tarafının içinde anlaşmazlıklar, çatışmalar çıkmasını ve birbirine düşerek siyaseten zayıflamasını bekleyen AKP Hükümeti, kendisinin de güç ve destek kazanmasını umuyor(du). Silahların susmuş olması ve henüz somut bir çerçeveye oturmayan görüşmelerin yapılıyor olması AKP için yeterliyken, önemli olan “çözüm süreci”nin gerçek bir barış süreci haline gelmemesi, ülke çapında bir özgürlük ve demokrasi rüzgârına yol açmamasıdır. Mümkünse Kürtlerle ve bireysel hakların tanınmasıyla sınırlanmış bir “çözüm”ün Türkiye bütününe yayılacak bir demokratikleşmeye dönüşmemesidir.
Ancak Kürt hareketi ise tam tersi beklentiler ve hesaplar içinde görülüyor. Ulusalcı kesimlerden gelen kimi eleştirilere rağmen, Kürt hareketinin sadece kendi sorunlarını çözmekle yetindiğini, AKP’nin öngördüğü sınırlarda, dolayısıyla hiç de demokratik olmayan bir çözüme ikna olduğunu söylemek mümkün değil. Bu süreçte asıl partnerin iktidar partisi olarak AKP olduğu dikkate alınarak zaman zaman hükümetin duymak istediği birtakım lafların edilmesi anlaşılabilir. Ancak yine kabul etmek gerekir ki, Kürt hareketi bu süreci gerçek bir barış süreci haline getirmek için baştan beri uğraştı, uğraşıyor. Özgürlük ve demokrasi taleplerinden, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle Kürt sorununun çözülebileceği anlayışından hiç vazgeçmedi. Dolayısıyla iki taraf -AKP Hükümeti ve Kürt hareketi- arasındaki bu açı ve anlayış farklılığı her daim sorun çıkardı ve çıkarmaya da devam edecektir.

Kürt hareketi ve demokratik güçler açısından acilen atılması gereken adımların başında dilin değişmesi, milliyetçi nefret dilinin yerini barış diline bırakması geliyor. Bir gözleme/izleme heyetinin oluşması, şeffaflık ve HDP’nin bugüne kadar olduğundan farklı bir inisiyatif kazanması diğer adımlar olmalıdır. Öcalan’la yapılan görüşmeler ve müzakere önemli olmakla birlikte HDP de AKP ve diğer siyasi partilerle görüşen, tartışan, parlamentoda kurulacak komisyonlar aracılığıyla toplumun tümüne seslenen, bilgilendiren, süreci herkes için bir tür siyasi eğitim ve yeniden yapılanmaya dönüştürmeye yönelmelidir. Ve giderek siyasallaşacak sürecin koordinasyonu ve siyaseten yürütücüsü haline gelebilirse, şeffaflık da artacaktır.

Aynı uçaktayız
Öte yandan sorun uluslararası bir mahiyet de kazandı ve bu alanda Kürt tarafı giderek güçleniyor; hem tarihin akışı Kürt halkının önünü açacak tarzda ilerliyor hem de Türk tarafını temsilen AKP ciddi hatalar yaparak “değerli yalnızlık” diye kendi konumunu adlandıracak kadar tecrit olmayı, yalnızlaşmaya becerdi. Dolayısıyla Kürt sorunu artık sadece Türkiye’nin bir iç sorunu değil, bölgesel ve uluslararası bir sorundur ve giderek daha da çok öyle olacaktır. (Bu noktada Kürt tarafının da önüne sorunlar çıkacak, demokratik ve özgürlükçü niteliği törpülenmek istenecektir ama bu ayrı bir tartışma konusu.)

Kürt tarafı “demokratik özerklik, anadilde eğitim, statü” başlıklarıyla tanımladığı eşit haklar ve özgürlükler istiyor; AKP ise bunları vermemek, tanımamak için elinden geleni yapıyor ve yapmaya da devam edecektir. Çözüm sürecinin bir devlet politikası haline gelmesinin arka plandaki nedeni de budur. Ama buna rağmen CHP ve MHP’nin anlayışı bu sürece karşı çıkmak, Öcalan’a hakaret etmek olunca bu noktada da AKP’nin kurtarıcısı bu milliyetçi muhalefet oluyor.

Bütün bu sorunlarına ve açmazlarına rağmen ilerlemek, gerçek bir barış süreci haline gelmek zorunda olan bu sürecin asıl dinamiği, gerçek sahibi Kürt halkıdır, Türkiye’nin demokratik güçleridir. Kürt halkının meşru talepleri gerçekleşmedikten sonra bu süreç bitmeyecek, iniş-çıkışlarla, türbülanslar ve yeniden başlangıçlarla sürecektir. Ve bilinmelidir ki, daha çok türbülans olacaktır. Uçağın düşmemesini umalım. Zira hepimiz aynı uçaktayız!