A+ A A-

Gezi'den 10 Ağustos'a...

“Demirtaş oylarını yüzde 6-7 civarından yüzde 10’lara ve hatta daha da üzerine çıkarırsa bu sonuç Türkiye’yi Gezi isyanı gibi ferahlatır. Yüzde 10 civarında oy demek yaklaşık 5 milyon seçmen, aileleriyle birlikte 10 milyondan fazla insan demektir. Bu milyonların bilinçli ve örgütlü bir şekilde karşı çıktığı bir şeyi ne Erdoğan ne de bir başkası gerçekleştirebilir. Gezi isyanı sırasında sokağa dökülen insan sayısı bundan çok daha azdı ama Erdoğan unutamadığı bir yenilgiye uğradı. Hâlâ rüyalarında Gezi kâbusu görüyor, bu hali diline, politik söylemine yansıyor. Demirtaş’ın oylarındaki büyük artış yeni bir Gezi etkisi yaratacaktır.”

Demirtaş’ın aldığı oy gerçekten de Gezi gibi ferahlattı. Yaz sıcağında serin bir rüzgâr gibi eserken geleceğe ilişkin umutları Gezi gibi tazeledi, büyüttü… Ama asıl iş şimdi başlıyor ve sadece muhalefet açısından değil iktidar açısından da 10 Ağustos yeni bir dönemin başlangıcıdır.

AKP tasfiye olurken…

AKP’nin iki yıl önceki İstanbul il kongresi TT Arena Stadında 50 bin kişiyle yapılınca bunun ne kadar müthiş bir siyasi şov olduğuna ilişkin övgüler bir gerçeği gizliyordu. O zaman da yazmıştım, stadyumda kongre yapan bir siyasi parti artık gerçek, canlı bir siyasi organizma değildir. Gerçek partiler kongrelerini kapalı salonlarda tartışarak, konuşarak, siyasi kararlar alarak yaparlar. Böyle değil de stadyumlarda liderlerinin nutuklarını dinleyip, alkışlayarak yaptıklarında orada artık bir partiden çok liderin etrafında toplanan ve liderini gitmek istediği yere, makama taşıyan bir kalabalıktan söz etmek gerekir. Elbette bu kalabalığın da bir örgütlülüğü, bir düzeni ve disiplini vardır ama artık o gerçek bir siyasi parti değildir. AKP son kongre sürecinden beri bu durumda ve işte liderini de Çankaya’ya taşıyarak amacına ulaştı. Artık ondan beklenen Çankaya’daki lideri her koşulda desteklemek, ne yaparsa yapsın yanında olmaktır. “Üç dönem” kuralı çerçevesinde eski, deneyimli partilileri tasfiye edecek olan Erdoğan da zaten “evladım” dediği partisini gerçek evladı Bilal’e benzetecektir.

İktidar partisi bu şekilde tasfiye olur ve Çankaya’daki liderin gözünün içine bakan bir kalabalık haline gelirse siyasal alanın da bundan etkilenmemesi ve yeniden şekillenmemesi mümkün değildir. Erdoğan’ın başkanlık sistemine doğru alacağı mesafeye bağlı olarak siyasal mücadele alanının ve koşullarının değişimi de kaçınılmazdır.

Erdoğan’ın bu gidişini mevcut sistemi savunarak durdurmaya çalışan ancak başarılı olamayan, şimdiye kadar AKP ile girdikleri 9 seçimi de kaybeden CHP ve MHP muhalefeti yeni duruma ne kadar uyum sağlayabilir, kendilerini yeniden örgütleme konusunda ne kadar başarılı olabilir? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösterdikleri performans bu ulusalcı-milliyetçi bloğun Çankaya’daki Erdoğan’la başa çıkabileceğine ilişkin bir umut vermiyor doğrusu. “Çözüm süreci” gerçek bir barış süreci olarak ilerlediği ve Kürt sorunu demokratik bir çözüme yaklaştığı ölçüde MHP’nin zayıflaması beklenmelidir. İçinde faşist-ırkçı unsurlardan demokrat unsurlara kadar çok farklı kesimleri barındırmaya çalışan CHP ise böyle kalamayacak ve mutlaka kendi içinde bir kavgaya girişecektir. Doğrusu bu kavga gecikmiştir ve bir an önce olması ve CHP’nin parçalanması ülke için de, muhalefetin yeniden örgütlenmesi için de hayırlı olur. MHP ile ittifakı sürdürecek ulusalcı-milliyetçi bir bloğun dışında kalan unsurların HDP’nin etki alanına doğru kayması mümkündür ve iyi de olur. Mevcut muhalefetin parçalanması ve yeniden yapılanması anlamına gelecek bu süreç HDP’nin şansını ve elbette siyasi sorumluluğunu da artırıyor.

Özgüven ve HDP

HDP oylarını 1 milyonun üzerinde artırarak yaklaşık 4 milyon kişiye ulaşırken elbette 10 Ağustos’un özel koşullarından yararlandı. Barajın olmadığı bu seçimde gelen yeni 1 milyon oyun yarısı büyük kentlerdeki Kürtlerden, yarısı da CHP-MHP adayını içine sindiremeyen soldan, genç seçmenlerden gelmiş görünüyor. 10 Ağustos’ta HDP’ye oy veren 4 milyonun 12 Haziran 2015 seçimlerinde geri çekilmesi de mümkündür, daha da artması da. Ancak bir defa olan yine olabilir. Bundan sonrası esas olarak HDP’nin ne yapacağına bu milyonları nasıl örgütleyeceğine, daha doğrusu örgütleyip örgütleyemeyeceğine bağlı olacaktır. Eğer baskın bir erken seçim olmazsa HDP 12 Haziran 2015 seçimlerinde barajı aşacağına inanarak işe girişir ve kendisini “devrimci bir kitle partisi” olarak inşa etmeye bugünden başlarsa gerçekten de ana muhalefet partisi, en azından “kilit parti” haline gelebilir.  

HDP’nin Türkiye’nin tümüne seslenen, hemen her yerde örgütlenen ve mücadele eden bir kitle partisine dönüşmesi mümkündür. “Radikal demokrasi” adı verilen programatik çerçeve, bu talepleri insanların gündelik yaşamına tercüme eden politik dil ve söylem ve Demirtaş’ta cisimleşen genç ve yetenekli, esprili sözcü yerine oturdu. Belki de en çok Gezi ile harekete geçenlerde bir karşılık buldu. Bu ilgi ve yönelimi geçici, konjonktürel bir şey olmaktan çıkarıp, kalıcı kılmak ve daha da ileri taşımak mümkündür. Bunun için HDP’ye oy veren yeni seçmenleri tanımak için özel çalışmalar yapılması anlamlı olacaktır. 12 yıllık iktidar partisi artık yorulmuş, yıpranmış, bizzat lideri tarafından tasfiye edilmektedir. CHP ve MHP muhalefetinin kendisini toparlaması kolay değildir. Bu demektir ki, zaten var olan muhalefet zaafı, boşluğu daha da büyüyecek ve HDP’nin önüne açılan alan daha da genişleyecektir.

‘Devrimci kitle partisi’

Her şeyden önce HDP’yi “devrimci bir kitle partisi” olarak inşa etmesi beklenecek siyasi kadrolarda bir zihniyet değişimi şarttır; Kürt hareketiyle sol/sosyalist hareketin buluştuğu böyle çoğulcu bir örgütlenmede başarısızlıklar kadar başarıları taşımak da önemlidir ve doğrusu hiç de kolay değildir. Başarısızlık dağıtıcıdır, sahiplenilmez, tarafların birbirini suçlamasına ve kavgaya zemin hazırlar ama başarı da sahiplenilirken kırıp dökücü olabilir. Öncelikle buna özen gösterilir ve başarısızlıklar kadar başarılar da ortak bir kimliğin örülmesinde değerlendirilirken partiyi taşıyan, sevk ve idare eden kadrolarda esaslı değişimlerin nasıl gerçekleşeceği üzerine kafa yorulmalıdır.

Örneğin Kürt hareketinin kadrolarında sadece veya esasen Kürt sorununu görmekten öteye giden, Türkiye’nin diğer sorunlarını da gören, anlayan bir zihniyet değişimine, kavrayış farklılığına ihtiyaç var. Demirtaş bunun nasıl yapılabileceğini gösterdi. HDP içindeki sol/sosyalist örgütlerde ise küçük grup/mahfil zihniyeti büyük bir kitle partisinin oluşumuna bilerek veya bilmeyerek ciddi engeller yaratır. Birkaç bin kişiden oluşan “kitleler” ile milyonlardan oluşan gerçek kitleler arasındaki farkı anlamak ve siyaset yapma tarzını değiştirmek gerekiyor. Daha önceki birleşik, çoğulcu parti deneyimleri de hatırlandığında bunu başarmak gerçekten zor, kolay değil; ama sonuçta dünyayı değiştirmek iddiasında olanlar kendilerini, siyaset yapma tarzlarını değiştirebilmelidirler. Böylece küçük örgütlerini kaybedebilirler ama kazanacakları büyük bir parti olacaktır; ve bu parti aracılığıyla gerçekten de ülkeyi ve dünyayı değiştirebilirler!

Gezi isyanı, sadece mevcut iktidara değil muhalefete de, daha da önemlisi sola da, solun bugünkü varoluş haline/ tarzına da bir itiraz ve eleştiriydi. Ne kadar ve nasıl idrak edildiği tartışma götürür. “Gezi gibi…” olan HDP’nin 10 Ağustos başarısı da aynı türden bir itiraz ve eleştiridir. Bakalım, ne kadar ve nasıl idrak edilecek?